Anasayfa Postalar BİLİŞİM-TEKNOLOJİ Bu maddelerin hepsi tesadüfen keşfedildi

AddThis Social Bookmark Button
Kazayla ortaya çıkan teşhis
Amerikalı demiryolu işçisi Phineas Gage, 1847 yılında kayaları patlatmakla uğraştığı sırada, farkında olmadan tıp tarihi açısından çok önemli bir gelişmeye de kapı açtı. Patlamanın etkisiyle fırlayan bir demir parçası, Phineas'ın tam alnının ortasına saplanmıştı. Demiryolu işçisi ölmedi, ancak kişiliği bu kazadan sonra tamamen değişti; daha önceleri çok farkta bir kişiliğe sahipken birdenbire başbelası olup çıkmıştı.

O, istemeden de olsa "frontal lobotomi"nin ortaya çıkmasında etkili olan ilk kişiydi. Bilim, onun sayesinde tesadüfi olarak beynin frontol bölümüyle saldırganlık arasınaki bağıntıyı keşfetmişti.

Şans da sadece donanımlı zihinlere fırsat veriyor...
“Royal Society” biyoloji bölümü sorumlusu Prof. Dr, Peter Lachmann, dünyanın bu tür tesadüflere dayalı buluşlarla dolu olduğunu kaydederken, beklenmedik anlarda ortaya çıkan buluşların neredeyse hipotezlere eşit olduğunu belirtiyor. Gerçekten de, "Fleming ve penisilin"den "Viagra"ya kadar, bu yüzyılın büyük bilimsel buluşlarının çoğunun temelinde karşımıza şans faktörü çıkıyor. Oysa, kirli lameller, yere düşen test tüpleri ve bozuk termometreler olmasaydı, bu buluşlar gerçekleşmeyecekti... Ne var ki, kazanın ya da rastlantının ne zaman ve nerede gerçekleşeceğini bilmek zor... Bu anlamda, bilimadamlarının her an ve her yerde tetikte olmaları gerekiyor... Çünkü, Louis Pasteur'ün de işaret ettiği gibi, şans da sadece donanımlı zihinlere fırsat veriyor...

Bakterileri yok eden küfler kimbilir Fleming'den önce kaç kişinin lamelini ziyaret etmişti?

Laboratuvarların çöp sepetleri kimbilir kaç bin buluşa mezar oldu?

 
Naylon…
Mucit: Du Pont kimyagerleri...
Tarih: 1930'lar

Kaza: Kimyagerlerin koridorlarda koşturması...
1930’1u yıllarda, Du Pont bilim­adamlarından Wallace Hume Ca­rothers, polimerin genişleyebilen güçlü bir iplik olduğunu tespit et­mişti. Ancak asıl buluş, haşarı kimyagerlerin, eritilmiş polyester geçirdikleri çubukları ellerine alıp ortalıkta koşuşturmaları so­nucu ortaya çıktı. Bir çubuk sabit­ken diğeri ondan uzaklaşınca or­taya çıkan tablo hepsini hayretler içinde bırakmıştı; kopmadan ön­ce oldukça uzayabilen, ayrıca ipeğe benzeyen yapıda bir mad­de ortaya çıkıyordu. Ne var ki, bu polyester çok çabuk eriyordu, giysi yapmaya uygun değildi. Bu­nun üzerine kimyagerler aynı iş­lemi poliyamidle denemeye ka­rar verdiler ve bugün "naylon" olarak bildiğimiz madde doğmuş oldu. İpek çorapların yerine nay­lon çoraplar piyasaya sürüldü ve Du Pont'un en önemli para bas­ma makinesi haline geldi. Bu ürünler ilk günlerde çok pahalıy­dı. II. Dünya Savaşı'nın patlak verdiği yıllarda Du Pont dikka­tini savaşa çevirdi ve çorap ye­rine paraşüt üretmeye başla­dı... Naylon çorapların ucuzla­ması ve geniş kitlelere yayıl­ması ancak savaş ertesi gerçek­leşti...

 

Fotoğraf…
Mucit: Louis-Jacques Daguerre
Tarih: 1838

Kaza: Dağınık laboratuvar dolabı...
Bu rastlantısal buluşun nedeni kırık bir termometre... Louis Dagu­erre, karanlık odada, gümüş iyo­dür levhada açığa çıkan görüntü­yü sabitlemenin yollarını arıyordu. 1838 yılında bir gün, farklı kimya­sal maddelerin bulunduğu dolabı­na, daha sonra kullanmak ve te­mizlemek üzere bozuk görüntülü bir film levhası koydu.

Bunu tekrar dışarı çıkardığında görüntü belirginleşmişti. Ancak Da­guerre, bu garipliğe hangi kimyasal maddenin neden olduğunu bilmiyordu. Bunun üzerine levhaları yer­leştirdi ve kimyasal maddeleri birer birer dışarı çıkarttı. Dolabı boşalt­masına rağmen hala aradığı mad­deyi bulamamıştı. Sonunda do­labın raflarından birinde, kı­rılmış termometreden dö­külmüş civayı farketti... Gümüşlü levha üze­rine alınan görüntü (daguerreotype), modern fotoğrafçılı­ğın başlangıcı oldu... Yerini ancak on yıl sonra  negatif  ve pozitif film süreci­ne bıraktı.

 
Post-it kağıdı
Mucit: Dr. Spencer Silver
Tarih: 1974

Kaza: Kutsal bir ilham ve hatalı üretim...
"3M" bilimadamlarından Dr. Spencer Silver, 1970’lerin başla­rında dayanıksız yapıştırıcıyı bul­duğunda, bunu işe yaramaz bir buluş olarak değerlendirmişti... Bundan yıllar sonra, meslektaşı Art Fry, bir kilisede ilahi kitabın­daki ayraçın bir türlü istediği yer­de durmaması üzerine oldukça sinirlendi. Anlamsız vaazlardan mı yoksa kutsal bir ilhamdan mı bilinmez, kafasını bu konuya yor­maya başladı ve birden aklına meslektaşının işe yaramayan buluşu geliverdi... Bu sayede ay­raçın kitaba yapışmasını sağla­yacak, ancak çıkarttığında da ki­taba zarar gelmeyecekti. Post-it kağıdı tabii ki bir gecelik başarı­nın ürünü değil... 3M'in ortaya at­tığı bu örnek, büro malzemeleri içinde vazgeçilmezler arasında yerini aldı...

Vulkanize kauçuk (lastik)…
Mucit: Charles Goodyear
Tarih: 1844

Kaza: Kızgın ocağa atılan ka­uçuk...
Amerikalı Charles Goodyear, 10 yıldan beri ham kauçuğu daha sağlam ve elastik hale getirmenin çarelerini arıyordu. Bu onda bir ta­kıntı halini almıştı ve hatta ödenmemiş borçları nedeniyle hapse bile girdi. Goodyear bu konuda herşeyi denemişti; karışımına kü­kürt bile eklemişti. Ne var ki, bu karışımı kızgın ocağa atıncaya ka­dar hiçbir sonuç elde edemedi: Kauçuk erimiyordu... Bunu gece boyunca dışarıya çivileyen Good­year, ertesi gün karışımın oldukça esnek olduğunu farketti. Kükürtle sertleştirme yöntemine, Romalı­lar'ın ateş tanrısından esinlenerek, "Vulkan" adını verdi (vulkanizas­yon). Yöntemin Amerika'daki pa­tentini almayı başardı, ancak Fran­sa ve İngiltere'den yasal formalite­ler nedeniyle patent alamadı.

Goodyear, Paris'te borçları ne­deniyle hapis yattıktan sonra Ame­rika'ya döndü. Patentleri ortakları tarafından yağmalandığından yok­sulluk içinde öldü. Ancak en azın­dan "Goodyear Tyre" ve "Rubber Company" gibi şirketler onun ismi­nin gelecek kuşaklar tarafından da anılmasını sağladı...

Penisilin…
Mucit: Alexander Fleming
Tarih: 1928

Kaza: Havada uçuşan bir küf...
St. Mary Hastanesi'nde danış­man olarak çalışan ve Alexander Fleming'in hayatta kalan tek mes­lektaşı, ünlü bilimadamının penisi­lini 1928 yılında bir rastlantı sonu­cu bulduğunu anlatmıştı.

Fleming bir deney üzerinde çalışırken, muhtemelen laboratuva­rın karşısındaki bardan uçup ge­len bir küf mikroskoptaki lamın üzerine konmuştu.

O sırada Fleming, lam üzerin­de zararlı bir bakteri türü olan sta­filokokları inceliyordu. Dikkatsiz bir bilimadamı bu küfü büyük ola­sılıkla önünden uzaklaştırırdı, ama o, küfün bakteri üzerindeki etkisini görmek istedi. Sonuç hayret vericiydi... Çünkü Fleming, "Penicili­um notatum" isimli yeşil küfün bu­lunduğu bölümdeki bakterilerin öl­düğünü farketmişti... Daha sonra ger­çekleştirilen testlerde, bu küfün di­ğer bakteriler üzerinde de etkili ol­duğu ortaya çıktı. Tavşan, fare ve insanlar üzerinde yapılan testler sonunda, açık bir yan etkisinin de olmadığı görüldü. Ne var ki Fle­ming, küften sızan maddeyi bir türlü keşfedememişti.

Sonuç olarak 1939 yılında, Ox­ford'dan Howard Florey ve Ernst Chain bu maddeyi ayrıştırmayı ba­şardılar ve buna "penicilin" adını verdiler. Bu madde, öldürücü bak­teriyel hastalıklarla savaşabilen ilk antibiyotik olarak tarihe geçti. Fleming ve diğer iki bilimadamı, 1945 yılında Nobel Ödülü aldılar... Çünkü, milyonlarca insanın hayatını kurtaran bir buluş yapmışlardı...

Buckminsterfullerine…
Mucit: Harry Kroto
Tarih: 1985

Kaza: Karbon atomunun kilise
Harry Kroto ve meslektaşları, uzayda varolduğu düşünülen an­laşılması zor yapıdaki karbon atomlarını çözmeye çalışıyorlar­dı. Laboratuvar testleri sonucun­da karbonun, 60 atomdan oluşan, diğerlerinden daha güçlü ve istik­rarlı yapıda olduğu ortaya çıktı.

Cevaplar araştırılırken çalışma gruplarından biri, atomların, mi­mar Richard Buckminster Ful­lerin tasarladığı, kubbeli kiliseye benzeyen hexagonlardan oluştuklarını ortaya çıkarmıştı. Bu da Kroto'nun aklına, daha önce pen­tagon ve hexagonlardan oluştur­duğu, "Gece Gökyüzü" modelini getirdi

O gece, çalışma gruplarından bir bölümü de karbon atomlarını, futbol topuna benzeyecek şekilde birleştirmişti. Ve grup, pentagon ve hexagonların hep 60 sayısında buluştuğunu keşfetti. 60 karbon atomundan oluşan "Buckyball"lar şu anda karbonun temel biçimi olarak değerlendirilirken, Kroto ve meslektaşları 1996 yılında No­bel Ödülü'nü almaya hak kazan­dılar...

Şok tedavisi...
Mucit: Julius Wagner-Jauregg
Tarih: 1917

Kaza: Mezbaha işçilerinin kesim
ECT (Electroconvulsive the­rapy) olarak bilinen elektroşok te­davisi, mezbaha işçilerinin, do­muzların elektrikle sersemlemele­rinden sonra çok sakin durdukları­nı farketmelerinin bir sonucu... ECT’ye, beyne elektrik akımı ve­rilmesi suretiyle, depresyon gibi akıl hastalıklarının semptomlarını engellemekteki son çare olarak bakılıyor. Elektroşok tedavisi fikri, sıtma aşısıyla frengili hastaları te­davi eden Avusturyalı Julius Wag­ner-Jauregg tarafından geliştirildi.

1927 yılında Nobel Ödülü alan Wagner-Jauregg, bu fikre, "bir sisteme elektrik verilmesinin tedavi edici özellik taşıyacağı"ndan yola çıkarak ulaştı. Ve böylece, çok tar­tışılan şok tedavisi doğmuş oldu... Aynı zamanda, şizofrenlerin do­ğal yollardan çarpılmalarının, has­talık belirtilerinin iyileşmesine ne­den olduğu da belirlenmişti. Psi­kiyatristler, hastaların beynine elektrik akımı uygulamak yoluyla, anlaşılması güç tedavinin gerçek­leştiğini belirtiyorlardı. Ancak ECT’nin kısa süreli hafıza kaybına neden olması dışında önemli etki­sinin bulunmadığına dair klinik bulgulara az da olsa rastlanıyor. Hastaların tedavi edilmesine yö­nelik olarak bu yöntem çok uzun zamandan beri kullanılmaya de­vam ediyor.


Radyoaktivite…
Mucit: Henri Becquerel
Tarih: 1896

Kaza: Fotoğraf camındaki sislenme...
Fransız fizikçi Henri Becquerel, 1896 Martı'nda laboratuarında ki çekmecesini açtığında büyük bir sürprizle karşılaştı. Kapkaranlık bir ortamda olmasına rağmen bazı fo­toğraf camları bulanıklaşmıştı. 0 sırada Becquerel, yeni keşfedilen röntgen ışınları üzerinde çalışıyor ve bazı kimyasallar yardımıyla bun­ların yayılmalarını sağlamaya uğra­şıyordu. İlk aklına gelen, güneş ışı­ğının etkisiyle kristallerin ışını yaydığı ve fotoğraf camını sislendirdi­ğiydi... İlk deneyleri onun doğru yol­da olduğunu desteklese de hava bozunca olayın seyri birdenbire de­ğişti. Becquerel, kristallerin güneş ışığından etkilenmesini engellemek için kimyasallar kullanarak camları tekrar çekmeceye koydu. Camları dışarı çıkardığında, uranyumlu kris­tallerden oluşan camlarda artık si­sin bulunmayışına oldukça şaşırdı. Ve bugün "bir atom çekirdeğinin ta­necikler veya elektromanyetik ışı­malar yayarak kendiliğinden parça­lanması" olarak bilinen radyoaktivi­teyi keşfetmiş oldu...

Kaos teoremi…
Mucit: Ed Lorenz
Tarih: 1960'lar

Kaza: Bilgisayardaki bozuk çıkış...
Amerikalı meteoroloji uzmanı Ed Lorenz'in bilgisayarında an­lamsız ve komik veriler belirince, Lorenz bunların her zamanki ak­saklıklardan kaynaklandığını dü­şündü. Ancak hatayla ilgili ipuç­larını elde etmek için kağıttaki çıktıda çalışmaya başladı. Bilgi­sayarın, başlamak için ilk sonuç­ları eşleştirdiğini, ancak daha sonra haritayı yok ettiğini gördü. Birden jetonu düştü: Lorenz bil­gisayara aynı girdileri ikinci aşa­mada yüklememiş, bu küçük farklılık da, sonraki birkaç hafta boyunca, tamamen değişik so­nuçlar verip durmuştu...

Lorenz böylece, hava durumu gibi küçük olayların bazen çok büyük sonuçlar doğurabileceğini açıklayan "kaos teoremini" bul­muş oldu...

Sakkarin...
Mucit: Fahlberg adında bir kimya öğrencisi
Tarih: 1879

Kaza: Kurallara uymama...
1879 yılında Fahlberg adındaki bir kimya öğrencisi, toluol (kömür katranındaki hidrokarbon) türevle­rini araştırırken elindeki maddeyi tattı ve günümüzün yapay tatlandı­rıcısı sakkarin ortaya çıktı.

Diğer iki yapay tatlandırıcı da kaza sonucu keşfedildi. 1937'de Il­linois Üniversitesi öğrencilerinden Michael Sveda sigarasını yaktı ve tatlı olduğunu tespit etti. Ve bu maddenin "cyclamate" olduğunu buldu. Nutra Sweet ise 1965 yılın­da anti nükleer bileşimler araştırı­lırken keşfedildi...


Dayanıklı cam
Mucit: Edouard Benedictus
Tarih: 1903

Kaza: Kırılması gereken deney tüpünün yere düştüğünde parçalanmaması...
Güvenli camın bulunması, tam da en çok ihtiyaç duyulan zaman­da gerçekleştirildi: Motorlu taşıt çağında... 1903 yılında Fransız kimyager Edouard Benedictus, deney tüpünü laboratuvarının ze­minine düşürdü. Tüp kırıldı ancak dağılmadan tek parça halinde kaldı. Benedictus, kolodyum ihti­va eden sıvının buharlaşmasın­dan sonra tüpte kalan ince plas­tik tabakanın parçalanmayı engel­lediğini anladı.

Bunu not ettikten sonra bu ko­nu üzerine fazla kafa yormadı. Ancak, kaza yapan bir aracın için­deki kızın, kırılan camlardan çok feci şekilde yaralanması, bu ko­nuyu tekrar gündeme getirmesi­ne neden oldu. Daha önceki de­neyiminden esinlenerek iki cam tabakasının arasına selüloz nitrat yerleştirerek üç katlı camı oluş­turdu.

Buluşu 1920lerde arabaların ön camlarında kullanılmaya ve otomotiv endüstrisinde ciddi şe­kilde taklit edilmeye başlandı.


Gamma ışını patlatıcıları..
Mucit: ABD hükümeti bilimadamları...
Tarih: 1969

Kaza: Nükleer silah casusluğunun uzayın bilinmeyenlerine kapı açması...
Sovyetler Birliği nükleer dene­meleri sınırlandırdığına dair an­laşmalar imzalamış olmasına rağmen, ABD hükümeti bir türlü onlara güvenmiyordu. Ve bu yak­laşımla, uzaya nükleer dedektör­ler taşıyan casus uyduları yollu­yorlardı. Bu dedektörler çok has­sastılar ama ne yazık ki yanlış hedeflendirilmişlerdi...

1969 yılında, "Vela 5"den bilgi­ler geldiğinde, bilimadamları bunlarda birtakım düzensizlikler ve yanlışlıklar belirledi. Araştır­malar daha sonra da devam etti ve 1973 yılında yayımlanan so­nuçlar, ABD'nin, Sovyetler Birliği'nin nükleer silahlarını denemek için uzayda gerçekleştirdiği 16 pat­lama hakkında ne düşündüğünü açıklığa kavuşturdu...

Ancak sonraları bunların, gam­ma ışını patlamaları olduğu anlaşıldı. Buna, gamma radyasyon enerjisi nedeniyle gerçekleşen, olağanüstü büyüklükte galaktik patlamalar neden oluyordu. Tüm bunlara rağmen, konu halen gize­mini koruyor...

Röntgen ışınları...
Mucit: Wilhelm Konrad Röntgen
Tarih: 1895

Kaza: Bir elektrik deneyi...
Röntgen, gazların içinden geçen elektrik yolunu araştırmak amacıy­la, katod ışın tüpüyle deney yapar­ken, baryum platin siyanürü levha­sından yayılan radyasyonun şeffaf olmayan cisimlerin içinden geçe­bildiğini farketti.

Araştırmalarına devam ederken radyasyonun 15 mm. kalınlığındaki alüminyumdan, daha indirgenmiş yoğunlukta geçebildiğini gördü. Ve bu radyasyona, "X-ışınları" adını verdi. Bugün dünyada Almanya dı­şında (Almanya'da Röntgenstrahlen olarak adlandırılıyor) bu isimle anılıyor. Bu, daha sonra insan vü­cudunun iç kısmını gösteren fotoğ­raflamada kullanıldı. 19. yüzyıl sonlarına doğru savaş alanlarında da kullanılmaya başladı.
Hazırlayanlar :  merakediyorum grubu üyeleri Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
Kaynak : Focus Kasım 1998 "Palavradan Canavarlar" başlıklı yazıdan alınmıştır.  Paragraf başlıkları yazıya ilave edilmiştir.
Lütfen bu kısmı silmeyiniz, kaynak göstererek paylaşınız.
Saatlerce uğraşarak verdiğimiz emeği bir "Delete" tuşuyla yok etmeyin.


powered by SitelinkxBu posta 1072 defa okundu