*Başarı, geride kalanlara pişmanlık duymadan ve hiç durmadan tırmanılması gereken sonsuz basamaklı bir merdiven; ancak mutluluk o merdivenin tepesinde değil, bastığımız her merdiven basamağında ve merdiveni yasladığımız amaçtadır.
*Başarı, olayların gidişatındaki ayrıntıların çatışmasını izleyebilme sabrına ve onlardan faydalanmayı sağlayan uzmanlık bilgisine ve istekli çalışma gücüne bağlıdır.
*Geçmişimize dürüst olmazsak, geleceğimiz bizi bulamaz.
*Geçmiş sırf bugünün anası olmasından dolayı saygıyla anılabilir; hatta sırf bugünümüzden hoşnut değiliz diye geçmişin kusurlarını görmezden gelip onu mutlu özlemlerle anabiliriz; ancak geçmiş hep bugünün çözmesi gereken bir sorundur: Geçmiş gelecek soruşturmasının bugünkü gözaltıdır…
*Yarına bir şeyler bırakmalı; bırakılan şey öbür günden değersiz, ancak bugünden değerli bir şey olmalı…
*Yarınlar utanıp usanmadan bugünün hesabından kâr payını tahsil etmeyi umar. Yarın hep bugünden bekler…
*Bilincinin geçmişi olmayanlar, ya da geçmişini bilinçlendiremeyenle r, geçmiş hataların ve pişmanlıkların acılarını kaç kez yaşayacaklarını asla bilemezler.. ..
*Mutlak kader, tanrılarımızın kusurlarını örtbas etmek için uydurduğumuz bir avuntudur.
*Her şey göründüğü gibidir; ancak hiçbir şey bir önceki göründüğü gibi değildir.
Yumurta tavuktan çıkmadan başkadır, çıkınca başkadır.
"Yumurtanın kabuğu civciv olup içinden bakınca duvar, sansar olup dışından bakınca lezzetli bir yemektir"
Fakat neresinden bakarsak bakalım baktığımız gerçekliğin kendisi yumurtadır.
*Ölçüsüz görecelilik bilimsel olmaz, fakat duygusal olabilir.
Aynı zaman dilimi bir gözlemci için bir dakika, diğer gözlemci içinse on dakikalık bir geçiş süresi duyumu gösterebilir. Ancak aynı zaman dilimi aynı gözlemleme ölçerleriyle hep aynı sürede geçiş yapar.
Eğer Tanrı’nın 6 yaratım günü ölçüsünü belirleyebilirsek, o zaman bizim zaman ölçümüze orantılayarak bilimsel bir çeviri taslağı yapabiliriz. Tıpkı bir gün 24 saattir dediğimiz gibi…
Dinsel yaratılış inancına göre Tanrı evreni ve insanı 6 günde yarattı; 7. gün dinlenmeye çekildi…. Burada yaratılışın tamamlandığı 7. gün sabahından bu yana geçen zamanı Tanrı'nın bir günü olarak ele alırsak, Tanrı’nın bir günü bizim en az 15 milyar yıl çarpı 365 günümüzden daha uzun olmalıdır. Bunu biliyorum çünkü Tanrı hâlâ dinlencede…
Eğer kıyametten önce tatilden dönüp de kullarını kulaklarından tutup hizaya getirmeye başlarsa, o zaman Tanrı’nın bir gününün kaç insan günü ettiğini tam olarak bilebileceğiz…
Şimdilik biz âlemi sevginin zaman ölçümüyle kucaklayalım… Hani dakikası bir ömür yapan sevmelerle…
*Bir kadın çocuğunu doğurduğunda kalan ömrünü talan edecek bir cana feda olmaya hazırsa anne olmuş demektir.
**Roman yazmak, gerçek sandırılan hayallerle özendirici veya irkiltici yaşantılar kurgulayabilmektir. Başka bir deyişle, yalanın inançsızlığını erteleyebilecek kadar hayalleri gerçeğe yedirme sanatıdır.
*Terk edilen bir aşkın geri dönmesi, ölü aşkların toprağına çiçek dikmiş bir kadın ve bir erkeğin uygun zaman ve mekanda tanışma ihtimali kadardır.
*Ne kadar istekli olduğumuzun coşkusunu duyumsamıyorsa, beynimiz çalışma azmini diri tutmaya nazlanır.
*Bugün sadece bir gündür diyenler geleceğe yetişemezler.
*İçimdeki şeytan yumurtasından çıkıp tanrının yüzüne bakabildiğimde kendi yüzümü gördüm.
*Çoğumuz zekanın gerisinde sessiz duran üstün zekaları geri zekalı sanabilir. Bu da doğaldır, çünkü hepimiz birden zekanın alçakgönüllü duruşunu görebilecek kadar zeki olamayız.
*İnsanın en onurlu etkinliği, sahip olduğu bilgi ve ürettiği düşünceyi başkalarına aktarma çabası ve bu çabanın ürünlerini kayda geçen araçları özgürleştirmek, geliştirmek, korumak ve çoğaltmaktır.
*İnsanları söyledikleriyle değil de sakladıklarıyla anlamaya çalışmak ne berbat bir bezginliktir anlatamam!
**Benim yaşam kıtırı felsefeme göre hayatın lezzetini gösteriş sosuna bulamadan paylaşarak tatmak mutlu kalmanın en uzun yoludur.
*Geçmişin çilelerini bir hatırlamasam bu denli iyimser olmaktan kurtulurdum. Galiba yaşlandıkça insanın asabileşmesi de bundan oluyor; çünkü ecel gecikmişse eninde sonunda bunuyor insan ve geçmişi hatırlayamadığı için zamanın son sözüyle baş başa kalıyor.
Muharrem Soyek
Felsefik deyişler çorbası
*Her ulus devletin kendine özgü bir laik yapılanması olsa da, bu gerçeklik laikliğin evrensel bir demokratik ilke olarak benimsenmesine engel gösterilemez. Laikliğin ana ilkesi devlet hizmetlerini hiçbir din ve inanç esasına dayandırmadan demokratik ve adil bir sistematikle sunabilmektir.
*Laiklik ilkesini benimsemiş bir “demokratik hukuk devleti” üçlemesinin sistematik işlerlik bütünlüğü insana hem bireysel hem toplumsal varoluşunu biçimlendirme özgürlüğü sunabilen en biricik güvencedir...
* "laik olmak" ile "laik yaşamak", ya da "laikliği demokratik bir bilinç unsuru olarak benimsemek" bir tutulabildiğinde, hem Müslüman, hem laik olunabilmektedir; ancak bunun için "sözde değil özde laik" olan devlet erki ile yönetilmeyi talep eden toplumsal birey olmak vazgeçilmez bir ön koşuldur. Çünkü şeriatı esas almış bir devlet erkiyle yönetilen toplumda birey sadece devletin sadık hizmetçisi bir Tanrı kulu olmaktan ileri geçemez.
*Bence laiklik, toplumsal bir hükümranlık talebi olmadıkça herkesin tanrısını kendine bırakmaktır. Böylece laiklik, hiçbir din, inanç ve dinsizliğin dünyasal bir yönetim biçimi olmasını engelleme görevini inanç hak ve özgürlüklerini kısıtlamadan yapabilir.
*Demokratik seçimler her zaman arzu edilen bilimsellikte sonuçlar vermeyebilir. Çünkü seçim demokrasisi doğrunun seçmeni uyandıran iğneli dürtüsünden çok, seçmeni uyutan rüyacıların kazandırdığı bir seçilme oyunudur. Muhalefet iktidar olmak istiyorsa, iktidarı millete şikâyet etmekten daha çok milletin rüyalarına girebilen umut tasarımları üretebilmelidir. Bilimsel yaşama düşkün bireysel ve toplumsal uzlaşmacı yaşam kültürü yaygın benimsemeyle oluşuncaya kadar bu gerçek bir demokrasi dermansızlığı olarak kalacaktır.
Demokrasi yanılıp da kötü yöneticileri seçebilir. Ancak bu durum gene demokratik sistemle çözüldükçe demokrasi bilinci de güçlenecektir. Bu yüzden demokratik kurumların hukuka uygun özgür işlevselliği ve bağımsız yapılanması çok önemlidir. Eğer demokratik kurumlar özgür ve bağımsız olmalarına rağmen demokratik ilerleme için işbirliği yaparak çalışır durumdaysa, yeni bir seçime kadar seçilmişlerin kötü yönetimine katlanmak demokrasi ahlâkındandır. Aslında demokrasi biraz da bu geçici katlanma kültürüdür.
*Bir milletin demokrasi bilincinin sağlığı, muhalefeti eleştirebilme yeteneğiyle ölçülebilir. Toplumsal bilincin ilerici biçimde özümsediği demokrasilerde, sorun çözücü tasarımlarla iktidarı muhalefet; sorunlarının çözümleyici sözcüsü olması için muhalefeti de millet sıkıştırmalıdır.
* İleri demokrasiyi kurumsallaştırma çabalarının amacı iktidarların egemenlik sınırlarıyla bireylerin özgürlük sınırlarını şiddetle çatıştırmayacak bir sistemler uyumunu işlevsel kılmaktır. Zor bir iş olsa da Einstein'ın dediği gibi insanlığın kaderi genelde hak ettiği kadar olacaktır.
*Medeni ve huzurlu bir yaşam geçirebilmek için yasalar ve toplum vicdanında onay gören kültürel geleneklerle belirlenmiş olan toplumsal ve toplum içi bireysel yaşam kurallarına saygılı olmayı ve onlara uymayı ilke edinmeliyiz; ancak kuralların varlığına ve onlara uyma gereğine güvenip demokratik özgürlüğü ilrletme ve koruma tedbirlerimizi de asla gevşetemeyiz.
*İnançların bireysel özellikleri tartışmasız saygıyla kabul görmesi gereken bir durum. Ancak bir dinin bireyselliği anlaşılabilir bir şey değil bence. Zaten bireysel olan bir inanç sisteminin dinleşmesi de mümkün değildir. Dinler bireysel bir yaşam tarzı değildir; toplumsal yaşam kültürlerinin benimsettiği inanç sistemleridir.
İnsanların dinleri ve inançları en azından belli bir yaşam tarzı seçimi yapabilecek bilinçlenme düzeyine erinceye kadar aile, mahalle, arkadaş, eğitim, millet, gibi unsurların ipoteğinde kalır. Bundan kimse kaçamaz.
Daha sonra insan kendi bireysel seçimi olduğunu iddia ettiği inanç ve din kültüründe yaşamayı seçebilir. Cumhuriyetimizdeki laik demokrasinin hukuki bir nimeti olarak her Türk vatandaşı reşit olduğunda kendi bireysel kabul ve belirlemelerine uygun inanç ve din sistemlerinin gereğini gene bireysellik tanımını kapsayan alanlarda ve laiklik ilkesiyle sınırlanmayan toplumsal etkinlik alanlarında özgürce uygulayabilir.
Laiklik ilkesinin koruması altında bireylerin kendi seçimleri olduğunu iddia ederek uyguladıkları inanç ve din sistemlerine bile tam olarak bireysel bir özellik etiketi basamayız. İnanç ve din, -bireyin kendi seçimiyle kabullendiği ister tek kişilik ister toplumsal nitelikli bir şey olsun-, bireyin bilinç yapısı bireysel özerklik kazanmadan asla bireysel bir seçim olamaz.
İnançlarını ve dinlerini sorgulamadan önce insan kendine verilmiş olan bilinci reddedip, yepyeni ve deli divane çılgın sorularla kendini eleştirebilen özgür bir bilinç kurabilmiş olmalıdır. Bunun da yolu, şeytanın avukatı olup "tanrıları" sorguya çekmekten geçer. Ancak bu sorguyu karar hükmüne yetecek kadar tamamlamış olanların inançları artık bireysel olabilir. Ve eğer bu seçimli bireysel inançlar gene de yeni veya eski bir dine ölümüne bağlılık yemini edebiliyorsa, bu demektir ki şeytan kanıt yetersizliğinden beraat etmiştir...
Bir de şöyle bir açmaz var: İnançlar ve dinler bireysel kabul edildiğinde kimse dininin eğrisini görüp de doğrusunu, kimse inancının hurafesini geçip de gerçeğini başka birilerine belletme hakkına da sahip değildir. İnanç ve dinin toplumsallığı reddedilip sırf bireysel özellikten sayılması halinde, "Hak dinini" anlattığını iddia eden birinin karşısına gene birisi çıkıp, "Ey birey, sen bunları neden anlatıyorsun? İnanç ve din bireyseldir. Sen dön kendinle konuş" diyebilir... .
Muharrem Soyek
powered by SitelinkxBu posta 972 defa okundu






