SİTEDE ARA
ÜCRETSİZ PROGRAMLAR

Giveaway of the Day

BİZİ TAKİP EDİN
Anasayfa

Can Dündar'ın "Mustafa" filmini henüz görmedim ama tartışmaları izliyorum.
Öyle görünüyor ki Atatürk'un devrimciliği ile insanlığı konuları arasındaki
denge pek kurulamamış ya da kurulmak istenmemis. Belki filmi yapanlar,
Nutuk" u, "Şu Çılgın Türkler"i anlayarak, hissederek okusalar, filmdeki
denge işi çözülebilirdi diye düşünüyorum.
Bugüne kadar birçok lider filmi seyrettim: Gandi, Washington, Churchill
Kennedy… Bunların hepsinde liderin hem insanı hem de fikri tarafı mutlaka
ama mutlaka yanyana bulunur. Başkası da zaten düşünülebilir mi?
Bu düşünceler beni aşağıdaki yorumlara sevketti.
***
Batı, Atatürk'u sanki bizden daha iyi anladı. Bakın bugün Norveç'te "Atatürk
gibi düşün" diye yaygın bir halk sözü vardır. Norveç'te birine zor bir iş
veya proje verirseniz ve o da korkup kaçmaya kalkarsa, ona "Oğlum, Atatürk
gibi düşün ve çöz su sorunu " derler.
Peki neden böyle?
Çünkü Atatürk'un gerçekleştirdiklerine bakarsanız bu işlerin eldeki
imkanlarla olması mümkün değildir sonucuna varırısınız. Girdileri bir
bilgisayara yükleşeniz, içinden dumanlar çıkar ve bilgisayar patlar.
Girdileri bir Batılıya anlatasanız, ellerini havaya atıp "Olamaz. Mümkün
değildir." diye bağırır. Zaten İngiliz, Fransız, Yunan, ve diğer Birinci
Dünya Savaşı aktörleri de dönemin istihbarat bilgilerine bakıp aynen öyle
düşündü. Sonra da İstanbul, İzmir, Adana, Gaziantep, Urfa, Maraş, ve ülkenin
her yani, ateşkeş anlaşmasına aykırı olarak, işgale uğradı.
Nutuk'u iki defa okudum. Her okuyuşumda daha da yavaş ve sindirerek okuyorum
Kitabı ara sıra kapatıp düşüncelere dalıyordum. O anları, o insanları, o
coğrafyayı düşünüyordum. Ben olsam böyle davranmayı akıl edebilir miydim ya
da cesaret edebilir miydim diye soruyorum. Çok zor.
İste, diyorum, bu zorluklar önce bir gösterilse, anlatılsa, sonra zaman
tüneline girilip bugünlere ulaşılsa, o zaman istenildiği kadar "insancil"
yön eklenebilir bir filme. Ama büyük Atatürk'u devrimlerinden soyutla,
Efendim, ben sadece insancıllığını işliyorum" de ve onu öyle don-gömlek orta
yerde bırak… Bu büyük bir haksızlık olur diye düşünüyorum.
***
İşte size yaşanan zorlukları anlatan birçok örnekten sadece birisı (Bu
senaryo değildir ama filmciler bu konuyu senaryo olarak kullanabilir.)
Mecliste Mustafa Kemal karşıtları "Aman Paşa bir hata yapsa da sunu Meclis
dışına itiversek" hesapları içinde Mustafa Kemal'e bir teklif götürürler:
"Paşa Hazretleri, askeri işleri en iyi siz bilirsiniz; o halde ordunun
başına geçin artık çünkü durum gerçekten de çok vahimdir."
Ordu dediğiniz ne? Cariği, çorabı, yemeği, silahı, eğitimi olmayan, sayısı
ve gücü belirsiz bir gurup fakir Anadolu koyluşu. Tamam, hepsi gerçekten
korkusuz ve hepsi kararlı ve inançlı. Ama yinede insan sormadan edemiyor.
Bunlarla mı düzenli, bakımlı, moralli, ve tam teçhizatlı bir Yunan ordusu
geri püskürtülecek?
Eldeki bir kaç Türk topunun mermileri bile birbirine uymuyor ve bazılarının
atışlardan önce "tornalanması gerekiyor".
Mustafa Kemal düşünceli… Maliye Bakanını çağırıyor. Sanki bilmiyormuş gibi
yine de durumu soruyor . Acı haber gecikmiyor:
"Hazine tamtakır efendim…"
Para yok, pul yok. Yeni vergi deseniz bile, duyurması, toplaması aylar hatta
yıllar alır. Zaten halkın da bitmeyen savaşlardan dolayı verecek takatı
kalmamıştır. Halbuki Yunan ordusu Ankaraya doğru adım adım ilerliyor. Ne
olacak şimdi?
Yunan ordusundaki gıcır gıcır İngiliz topları daha ambalajından yeni çıkmış.
Meşhur Sheffield çeliğinden yapılmış binlerce İngiliz topu, o yakıcı Ege
güneşi altına pırıl pırıl parlıyor ve adeta bir yılan sürüsü gibi ilerliyor.
Yunan garnizonlarında kurmay subaylar şampanyalı toplantılar yapıyor. Alınan
kararlar oradaki yabancı muhabirler aracılığı ile aynı günde Londra'ya New
York'a duyuruluyor. Sanki savaşa değil de bir Afrika safarisine çıkmışlar
beyefendiler.
İşte böyle bir durumda M. Kemal'in sabaha kadar kahve-sigara içe içe
yapayanlız" bir çalışması vardır. Ertesi sabah da uykusuz gözlerle ama
şaşmayan bir kararlılıkla yazdırdığı bir dizi emirler vardır. Hangi vatandaş
nasıl vergiler verecek, neler toplanacak, nasıl toplanacak, nerelere nasıl
getirilecek, ve oradan kimlere ulaştırılacak diye. Bu kısımları Nutuk'ta
gözleri yaşlanmadan okuyabileniniz çıkarsa çok şaşırırım… (Türkiye sevgisi
gerçek olanlardan söz ediyorum.)
***
Hayatta "yapayanlız" kalan bir yaşındaki bir bebek olan babami, bitmeyen
yokluklar içinde üniversiteye kadar okutan, onun 1939 da orman mühendisi
çıkmasını sağlayan, o gözleri yaşlı, cebi delik, ama mangal yürekli Türkiye
m, acaba böyle dengesiz bir Atatürk filmini hak etmiş miydi?
Yoksa filmin yapımcısı, kendi donanımsızlığını örtmek için mı "sadece
insancil" takılıyordu?
Ya da finansman zorlukları nedeniyle film kısa mı kesilmişti? Bilemiyorum.
Babam "seferberlik yıllarında" yokluklarda yetim büyüyen biri. İstanbul
Bebek'teki Dar-ul Eytam (Yetimler-Öksüzler evinde) önce Osmanlı (1912-1923)
ve sonra da Türkiye Cumhuriyeti (1923 ve sonrası) tarafından büyütülüp
eğitiliyor. Annemle 1939 da evlendiğinde, yedek subaylık 3 yıl. O cephe
senin bu cephe benim dolaşıp duruyorlar (Türkiye ikinci dünya savaşına hiç
girmediği halde.) Babamın nüfus kağıdında "Filanca tarihte ekmek istihkaki
verilmiştir" diye damgalar vardı. Yani fakirlik, yokluk, ve yoksulluk
herkesi kasıp kavuruyordu. Oralardan geldik bugünlere. Bunların farkındamı
acaba Dündar kardeşim?
***
Atatürk beni şahsen etkiledi mi?
Mesela yaşamımda Atatürk'u hiç kullanıyor muyum?
Evet, şahsen beni çok etkiledi ve önün mirasını belki de hergün kullanıyorum
Beraber çalıştığımız firmalar, en zor projeyi bile getirip önüme koysalar,
riskten kaçmayacak birini arıyoruz deseler, yine de gözümü korkutamıyorlar.
Çünkü kendime soruyorum "Şimdi burnuma uzatılan şu proje Atatürk'un
karşılaştığı zorluklardan daha mı zor?" Ve balıklama atlıyorum. O projelerde
bir duvara tosladığımda da yine kendi kendime telkin yapıyorum: "Atatürk
gibi düşün ve aşıver şu engeli. Bu mü seni durduracak?"
Peki neden anlatıyorum bunları?
Çünkü benim için, "Atatürkçülük", bugündür, yarındır, …
Önce Batı medeniyetini yakalamak ve sonra da geçmektir.
Bu uğurda gereken maddı, manevi altyapıyı yaratmaktır; aklı ve bilgiyi
üretmektir. Bu büyük vizyonu şikayet etmeden, mazeret uydurmadan
kovalamaktır.. Kendini sürekli yenileyediği için hiç bitmeyen bir özgüven,
cesaret, ve ısrarla problemlerin üstüne gidip onları çözmektir.
Benim için "Atatürkçülük" başı dik yaşamak için çok çalışmak, çok üretmek,
ve insanlığın mümkün olan en üst mertebesine ulaşmaktır. Dünyanın en ileri,
en hayran olunan ilk on ülkesi arasına girmektir. Öyleyse kendilerine aydın
denen bazılarının yazdığı gibi "Atatürkçülük artık eskidi" denebilir mi?
Engel tanımadan ilerleme ve yükselme anlayısının ve kararlılığının neresi
eskiyebilir ki? Bu rüyanın, bu hedefin, bu projenin, bu fikrin nesi eskir
ki?
Güneşteki fokurdamalar gibi, her saniye kendi kendini yenileyen, aklı
tetikleyen, yaratıcı, hırslandırıcı, heyecanlandırıcı, enerji yükseltici,
müthiş bir yaklaşımdır "Atatürkçülük". Atatürkçülük "Hergün dünden ilerde"
demektir…
İlerlemenin nesi eskir ki?
Bu posta 441 defa okundu