Pazartesi
Sabah kalkiyorsun. Borcunu düsünüyorsun. Banyoya gidip cisini yapiyorsun. Aynada yüzüne bakiyorsun. Aceba neremde bir bozulma var diye yüzünü analiz ediyorsun. Bir iki yer bulduktan sonra oralari nasil düzeltebilirimi düsünüyorsun. Caresizce aynada begenmediklerine bakiyorsun ve senelerdir degismedigine, ve tüm bu „olumlu düsün“ zavazingosunun su ana kadar hic bir boka yaramadigini kelimenin tam anlamiyla görüyorsun.
Dislerini fircaliyorsun. O nu da dislerinin sagligi icin degil, dün gece yediginin kokusunu baskasi koklayip seni ayiplamasin diye yapıyorsun. Üste yine baskalari ayiplamasin diye isinin anca kaldirabildigi toplum kurallarina uygun kiyafete giriyorsun. Ya arabana binip trafige kiza kiza, halletmek zorunda kaldigin isleri düsüne düsüne, planlaya planlaya isine variyorsun. Yolda gec kalabilme korkun yok, cünkü sabah normalden yarim saat daha erken kalkmayla o korkunun üstesinden geldigini saniyorsun ama seni yarim saat erken kaldiran da ayni korku.
Otobüsle gidiyorsan ve sansliysan, oturarak isine kadar gidiyorsun. Eger vesait degistirmek zorunda kalmazsan tabi ki. O günün cok sansli gececegini her iki vesait te de oturma olanagina sahip oldugun da anliyorsun. Yolda ne düsündügünü bile bilmiyorsun. Ya disari bakiyorsun ve her gün gördügün yerlere yine gözün saplaniyor. Yolunun üstünde gördügün bakkal, ayakkabici, banka ve cep telefoncuyu, o seni tanimasa da bir samimiyetle karsiliyorsun. Isimlerini bilmesende onlar senin hayatinin icindeler.
Isine variyorsun. Yine ayni suratlar. Yine ayni günaydinlar. Bir iki ahbabinla kisa bir laflamaya daliyorsun. Konu: Naber. Iyiyim. Sen? Bende iyiyim. Iste kim oldugunu bile unutuyorsun. Artik sen sen olmaktan cikiyor ve sadece calisan bir mekanizma haline dönüyorsun. Yüz hatlarin bile degisiyor. Direm merhamet yok. Direm sevgi yok. Sadece senelerdir yapmak istemedigin ve garip tarafi, istemediginin farkinda bile olmadigin derin kirisikliklar. Yemek molasinda, adeta kampa girer gibi, arkadasinla ne konustugunu bile anlamadan yemegine odakli bir seklide siranin gelmesini bekliyorsun.
Yemekten sonra bir de depresyonunu örtmek icin sigara icersin, ki onun bile depresyonun göstergesi oldugunu göremezsin.
Isinin son dakikalarini gözlersin ve erkenden hazirlanirsin. Isi bir iki dakikacik erken birakamazsin, cünkü arkadasim dedigin insan senin hakkinda ne düsünecegini düsünürsün.
Eve giderken yine trafik. Olumlu düsün den zerre yok. Korna dilini adeta aksansiz bir sekilde konusuyorsun. Hangi küfür kac defa ve ne kadar uzunlukta calinmasi gerektigini gözü kapali biliyorsun. Eve yaklastikca evdekileri düsünürsün, ve biraz olsun yanliz kalabilmeyi hayal ediyorsun ve arabanin kontagini kapatirken bunun sadece bir utopya oldugunu, o hayalden uyanarak, kendine kabullendirirsin ve belki de hic sevmedigin bir esin yanina, ve dünyaya getirmek bile istemedigin, fakat toplum kurallarinin bunu gerektirdigini düsünerek zorla kabul ettirildigin cocuklarin yanina gidersin. Yemegini yersin. Ama lezzet icin degil. Doyayim da televizyonun karsisina geceyim de ayaklarimi uzatayim diye. Televizyon sana tüm gün yasamis oldugun monotonlugu unutturur diye düsünürsün. Anlamazsin ki haber ayni haber, dizi ayni dizi, spor ayni spor. Tek monotonlugun disinda kalan sey hava raporu oluyor ki, o da senelik bir döngünün icinde monotonluk.
Yatma vakti gelir. Ya sevisirsin, ya sevismezsin. Her halukarda ne fark edicek diye düsünürsün ve esinin gönlü olsun diye itme kakma sevismesine girersin. Cabucak yapayim da kafami dinleyeyim. Inleme bile yok. Sanki cenaze günüymüs gibi bir hava var yatakta.
Is bitiyor ve bir iki sarili kalma dakikalarından sonra, ki onu da adetten oldugu icin yaparsın, sirtini dönersin ve uyursun.
Sali
Sabah kalkiyorsun. Borcunu düsünüyorsun. Banyoya gidip cisini yapiyorsun. Aynada yüzüne bakiyorsun. Aceba neremde bir bir bozulma var diye yüzünü analiz ediyorsun. Bir iki yer bulduktan sonra oralari nasil düzeltebilirimi düsünüyorsun. Caresizce aynada begenmediklerine bakiyorsun ve senelerdir degismedigine, ve tüm bu „olumlu düsün“ zavazingosunun su ana kadar hic bir ...
Carsamba
Sabah kalkiyorsun. Borcunu düsünüyorsun. Banyoya gidip cisini yapiyorsun. Aynada yüzüne bakiyorsun. Aceba neremde bir bir bozulma var diye yüzünü analiz ediyorsun. Bir iki yer bulduktan sonra oralari nasil düzeltebilirimi düsünüyorsun. Caresizce aynada begenmediklerine bakiyorsun ve senelerdir degismedigine, ve tüm bu „olumlu düsün“ zavazingosunun su ana kadar ...
Persembe
Sabah kalkiyorsun. Borcunu düsünüyorsun. Banyoya gidip cisini yapiyorsun. Aynada yüzüne bakiyorsun. Aceba neremde bir bir bozulma var diye yüzünü analiz ediyorsun. Bir iki yer bulduktan sonra oralari nasil düzeltebilirimi düsünüyorsun. Caresizce aynada begenmediklerine bakiyorsun ve senelerdir degismedigine, ve tüm bu „olumlu düsün“ zavazingosunun ...
Cuma
Sabah kalkiyorsun. Borcunu düsünüyorsun. Banyoya gidip cisini yapiyorsun. Aynada yüzüne bakiyorsun. Aceba neremde bir bir bozulma var diye yüzünü analiz ediyorsun. Bir iki yer bulduktan sonra oralari nasil düzeltebilirimi düsünüyorsun. Caresizce aynada begenmediklerine bakiyorsun ve senelerdir degismedigine, ve tüm bu „olumlu düsün“ ...
... tek fark hafta sonu hava raporunu merak etmek oluyor.
Cumartesi
Gec kalkarsin. Bunu tüm hafta boyunca yasamadigin icin bir mükafat olarak görürsün. Ya ziyarete gidersin, ya da ziyaret gelir. Ama aslinda hic bir secenegi istemezin. Sadece kafani dinlemek istersin. Ayip olur diye gidersin, yada kabul edersin. Aksama kadar gelecek olan düsüncesiz hiyarlara ne pisiricem, ne konusucam, ne giyicem, nasil vaktimi doldugucam, ve aslinda onlari hic bir sekilde evimde istemedigimi nasil kamufle edicem diye düsünürsün.
Aksam gelirler. Bayram havasinda bir sevinc varMIS gibi davranirsin. Birbirinizi sanki manavdan domates alicak gibi süzersiniz ve “sen kilo mu verdin kiz” ve ya “nerdesin be birader. Özlettin kendini” diyerek birbirinize yalan söylersiniz. Ama asil gizli kalan… her iki tarafinda ziyaret amaci. Ziyaretci, hafta sonununda kendisine hizmet yapilmasini isteyen bir cift olur, ki hafta ici calistigi yorgunlugu yemek yapmadan temizlik yapmadan baskasinin evinde gecirsin. Ev sahibi de AYIP olmasin diye bunu zorla Kabul eden tarafitr. Yani amac, Hizmet almak ve zoraki hizmet vermek.
Geceye kadar raki icersiniz ve Televizyon izlersiniz. Televizyon aranizda konusma konusu bulabilmek icin kullaniliyor. Sessizlik oldu mu ayip oluyor. Huzursuzluk oluyor. Ipe sapa uymayan konuslari konusuyorsunuz ve bunu da dünyanin mutlaka haledilmesi gereken bir konu oldugunu tartisirsiniz ve tarihten alintilar yaparsiniz.
Gece ziyaretciler müsade ister, sanki cagirilmislar da artik MÜSADE isteyerek ayrilmak zorunda kaldiklarini ima ederler. Ev sessiz oldugunda genelde esinle begenmedigin be huzursuz oldugun bir konu üzerine tartisirsin ve o kavgaya dönüsür. Yatakta devam eder ve Pazar günü ögleden sonraya kadar kirginlikla devam eder.
Pazar
Daha da gec kalkarsin. Inadina. Evi temizlersin ve ya gazette okursun. Cocuklar evdeki mutsuzlugu yasamak istemediklerinden arkadaslarina kacarlar ve ya internetin basindan kalkmazlar.
Pazartesi
Sabah kalkiyorsun. Borcunu düsünüyorsun. Banyoya gidip cisini yapiyorsun. Aynada yüzüne bakiyorsun. Aceba neremde bir bir bozulma var diye yüzünü analiz ediyorsun. Bir iki yer bulduktan sonra oralari nasil düzeltebilirimi düsünüyorsun. Caresizce aynada begenmediklerine bakiyorsun ve senelerdir degismedigine, ve tüm bu „olumlu düsün“ zavazingosunun su ana kadar hic bir boka yaramadigini ...
Ve böylece hayat diye sandığın vakit doldurma mekanizmasını her hafta „yaşarsın“. Her hafta ayni ve ya benzer bir döngü. Her ay 4 haftanın bir döngüsü. Her yıl 12 ay x 4 hafta benzer bir döngü. Her on sene 10 sene x 12 ay x 4 hafta benzer bir döngü. Ölüm bile ayni ölüm.
Ve buna hayat diyorsun dostum.
Ölüm diye bir şey yok, değil mi?
VAR...
Yaşamın zıttı ölümdür. Ve hayatın bunlardan ibaret olduğunu düşünerek sen yaşamıyor, ölüyorsundur.
Cenk Sertdemir
Bu posta 502 defa okundu


