İnsan için mutlak özgürlük anlayışı, hem İslam’a, hem genel ahlak kurallarına hem sosyal yapıya ve hem de mantığa uygun düşmemektedir. Zaten bu imkânsızdır da…
Duyu organlarımıza, gücümüze, kuvvetimize, bilgimize, anlayış ve kavrayışımıza nasıl acizlik sınırı çizilmişse; irademizi kullanma özgürlüğümüz de öylesine acizlikle maluldür. İnsanın iradesi, Allah’ın iradesiyle sınırlıdır.
Özgürlük; Hakkın, insanlara bir nimet olarak verdiği hakları ve hürriyetleri -haddi aşmadan- kullanmaktır. Hakk’a teslim olmadan ve hakkı hâkim kılmaya çalışmadan; özgürlük, bize kucak açmaz.
Allah’ın esiri olup kendi nefsine ve kullara kulluktan, esaretten kurtulmaktır özgürlük.
Nefsine uyarak dilediğini yapmaya kalkışmak; özgürlük değil; nefsin kölesi olmaktır.
Özgürlüğü, “başkalarının özgürlüğüne saygılı olarak dilediğini yapmak” olarak tanımlayanlar, eksik bir tanım yapıyorlar. Özgürlük; kişinin, hem başkasına, hem de kendi haklarına saygılı davranmasıdır. Mesela; bir insan, “ben başkasına zarar vermeden, (helal – haram tanımadan) paramı istediğim gibi harcamak, istediğim gibi yemek, içmek ve giyinmek istiyorum, kendime işkence yapmak istiyorum” veya “kendimi öldürmek istiyorum” dese; bu özgürlük olmaz!
Çünkü bütün varlığın asıl sahibi Allah’tır. -Kendi canımız da dâhil- biz sadece Allah’ın bize lütfettiği nimetlerden O'nun belirlediği şekilde faydalanmaya çalışıyoruz. Bu anlamda; hem kendi haklarımıza ve hem de başkalarının haklarına saygı duymamız gerekir.
Din, dil, ırk, renk, mezhep, sınıf, cinsiyet, yaş ayırımı yapmadan bütün insanların, temel insan haklarına saygılı davranarak; kendisinin de -zulüm, baskı ve dayatmalara maruz kalmadan- haklarını rahatça kullanabilmesidir de diyebiliriz özgürlüğe.
Veda Hutbesi başlı başına bir insan hakları evrensel beyannamesidir. Allah’ın son Resulü, dünyayı terk etmezden önce “Veda Hutbesi”nde bir bakıma İslam’ı özetlemiş, insanlara hak ve hürriyetlerini son kez bir daha hatırlatmıştır. İşte bazı bölümler:
“İnsanlar! Bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay, bu şehriniz Mekke nasıl kutsal bir şehir ise; canlarınız, mallarınız, namus ve şerefleriniz de öylece mukaddestir; her türlü tecavüzden korunmuştur.
Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönüp de birbirinizin boynunu vurmayınız.
Kimin yanında bir emanet varsa, onu sahibine versin.
Faizin her çeşidi kaldırılmıştır, ayağımın altındadır.
Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız.
Ey insanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu konuda Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları Allah'ın emaneti olarak aldınız. Onların namus ve ismetlerini Allah adına söz vererek helâl edindiniz. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız; onların da sizin üzerinizde hakları vardır.”
Çerçeveyi biraz daha geniş tutarsak, özgürlük; sadece insanlara karşı da değil; başkalarıyla ortak olarak kullandığımız havaya, suya, toprağa bitkiye, hayvana; bütün doğaya ve bütün kâinata saygılı olup onları tahrip etmeden, bozmadan, kirletmeden kendi haklarımızı kullanarak yaşamaktır da diyebiliriz.
Anlaşılıyor ki; insan hak ve hürriyetleri, insanın vazgeçilmez, hibe edilmez; hava, su kadar hayat için elzem olan ihtiyaçlarıdır.
Biliyorsunuz; “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi” 10 Aralık 1948’de hazırlanarak yürürlüğe girdi. Ne ki; içerisinde çok güzel ifadeler de bulunan “İnsan hakları Evrensel Beyannamesi”yle sadece Hıristiyan ve Yahudilerin hakları korunuyor. Vatanına saldırılan, evleri yıkılan, haysiyeti ayakaltı edilen, işkence gören, öldürülen Müslüman’sa; hayvanlar kadar bile dikkat çekmiyor.
“İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi” hazırlanırken, komisyonda görev alanlardan biri de Kur’an’ı inceliyor. Okudukça hayretler içerisinde kalıyor. Sonunda dayanamayıp haykırıyor: “Aşk olsun sana ey şanlı Arap! Bizim daha yeni hazırlamaya kalktığımız insan haklarını sen on dört asır önce insanlara sunmuşsun” diyor.
Çünkü o hak ve hürriyetleri, insanı yaratan Allah (c.c.), kullarına bahşetmiştir. Yeter ki insanlık Yaratan’ın verdiğine razı olup derin bir huşu ve teslimiyetle yalnız O'nun önünde eğilerek O'na itaate yönelsin; göreceksiniz; o zaman herkes hak ettiği özgürlüğe kavuşacak; bu konuları konuşmaya bile gerek kalmayacaktır. İşte o zaman bütün dünya insanlığının yüzü gülecektir. Dünyada huzursuz toplum ve fert kalmayacaktır.
Resulün: “Ey Allah’ın kulları, kardeş olunuz!” çağrısı o zaman hayat bulacaktır!
powered by SitelinkxBu posta 505 defa okundu






