Psikoloji
Korku,hepimizde var olan bir duygu...
Kişide panik ataklar oluşturuyor ve zaman içinde bunlar giderek artıyor... Korku veren durumlarla karşılaşmamak için yaşam tarzını değiştirmeye başlayan insanlar "fobik kişiler" olarak tanımlanıyorlar. Onların da hemen tedavi edilmeleri gerekiyor.
Günümüzde birçok insanın farklı fobileri var...
Fobi (phobia), çok eskiden öğrenilmiş ve nedeni sonradan unutulmuş olan korkulara verilen genel isim... Bu korkular, çok yaygın olan "açık alan korkusu"ndan (agoraphobia), "örümcek korkusu"na (arachnophobia) kadar çok geniş bir palete yayılıyor. Fobilerin tedavisinde özellikle son yirmi yıldır "davranış tedavisi"ne (behavioral therapy) başvuruluyor...
Davranışçılık kuramı ve karşıtları
Davranışçılık kuramının (behaviorism) temeli Amerikalı B.F. Skinner tarafından atılmıştı. Bu görüş daha sonra psikiyatride benimsendi ve tedavi yöntemi olarak psikanalizin yerini almaya başladı. Özellikle korkuların tedavisinde son derece etkin olduğu görülen davranış tedavisi, yine de psikanalistler ve diğer hekimler tarafından pek tutulmamıştı. Hatta, Freud Okulu'ndan etkilenerek yola çıkan, ama sonraları ondan ayrılan psikiyatrist Erich Fromm, davranış tedavisi yöntemini eleştirirken, yöntemi, "geç kapitalist dönemin tedavi yöntemi" olarak nitelemişti. Psikanalistlerin bu yönteme getirdikleri temel eleştiri; davranış tedavisinin, psikanalizde olduğu gibi hastalığın kökenine inmek yerine, hastalığın belirtilerinin tedavisi üzerinde durmasıydı. Davranış tedavisini benimsemeyen ruhbilimciler de zaten ilaçla tedaviye devam ediyorlar.
90'lı yılları, "Korkunun On Yılı" olarak isimlendiriyorlar
Davranış tedavisinin etkinliği konusunda yapılan en yeni açıklama, Hamburg Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Bölümü'nden geliyor. Bu kurumda 13 yıl boyunca 600 korku hastası üzerinde yapılan gözlemlere göre, dört hastanın 3'ü davranış tedavisi yöntemiyle iyileşmiş bulunuyor. Özellikle son 20 yılda bütün dünyada artış gösteren korku hastalığı o kadar yaygınlaşmış durumda ki, Münih'teki Max-Planck Psikiyatri Enstitüsü'nün araştırmacıları 90'lı yılları, "Korkunun On Yılı" olarak isimlendiriyorlar.
Korku, hepimizde var olan bir duygu... Ama
Kişide panik ataklar oluşturuyor ve bunlar giderek artıyorsa; kişi, korku veren durumlarla karşılaşmamak için yaşam tarzını değiştirmeye başlamışsa hastalığın tedavisine girişmek gerekiyor.
Davranış terapisindeki kilit kavram "korkuyla yüzleşmek" (confrontation)... Tedavide hasta, kendisinde panik yaratan durumla karşı karşıya getiriliyor ve korku duyduğu zaman semptom olarak beliren terleme, kalp çarpıntısı, baş dönmesi vb. durumlarının meydana gelmeyeceğini görerek öğreniyor.
Bu tedavi yönteminde de birbirine karşıt iki okul bulunuyor
Okullardan birinde, hasta "doldurma" (flooding) ilkesine sadık kalınarak, kendisinde en şiddetli korkuyu yol açan durumla hemen karşı karşıya getiriliyor. Diğer okulun yöntemi ise bu kadar şoke edici değil, çok daha yumuşak; hasta tedavi boyunca, korku yaratan duruma adım adım yaklaştırılıyor. Örnek olarak; örümcek korkusu yüzünden evlerini yıllarca neredeyse paketlemiş hastalar, iğrenç buldukları bu hayvanın çıplak tenlerinde gezinmesine katlanmak zorunda kalıyorlar. Çocukluğundan beri iğne gördüğünde bayılan hastalar, kendilerinden iğneyle kan alınışını gözlemliyorlar. Kusma korkusunun pençesinde kıvranan hastalara defalarca Marco Ferreri'nin o muhteşem filmi, "Büyük Tıkınma" seyrettiriliyor. Uçuş korkusu yüzünden mesleğinde yükselemeyen hastalar, bir psikologla birlikte kısa uçuşlara çıkarılıyor. Hatta ABD'de korku tedavisinde son bir yıldır "sanal gerçeklik" yöntemi kullanılıyor. Böylece, bilgisayar ekranında camdan bir asansöre "binerek" çatışma durumunu yaşayan hastalar yükseklik korkusunu (acrophobia) yenebiliyorlar. Ne var ki, hastayı en yüksek derecede korkuyla hemen karşılaştıran tedavinin insani olmadığı da iddia ediliyor... Böylesine sert yöntemlere karşı çıkanlar, hastaların sadece günlük hayatta olabilecek durumlarla karşılaştırılarak tedavi edilmelerinin yeterli olacağını savunuyorlar.
Korku tedavi edilmezse, depresyon, alkol bağımlılığı, ilaç bağımlılığı ve intahar girişimi gibi kötü sonuçlara neden olabiliyor
Tedavinin başarısına rağmen, fobileri olan hastaların durumu tıbbi açıdan hiç de pembe görünmüyor. Genellikle, korku hastalığının "korku hastalığı" olarak tanımlanmasına kadar ortalama yedi yıl geçiyor. Korku hastalığının başlangıcının üzerinden bir yıl geçtikten sonra da semptomların kendiliğinden kaybolmayacağı ve hastanın kendi başına iyileşmeyeceği kesinlik taşıyor. Korku hastalığının tedavisine başlanmadığı takdirde sonuç; depresyon, alkol bağımlılığı, yanlış ilaç kullanımı veya riski yirmi kere artan intihar girişimi oluyor.
Her hastaya uygulanabilen tipik bir reçete yok
Tedavide, bütün korku hastalarına uygulanabilecek tipik bir reçete bulunmadığı gibi, bir terapiye başlayana kadar hastanın sakinleştirici ilaçlarla yanlış tedavi edilmiş olduğu da kesin... Tedavinin gidişi her bir hastanın özelliklerine göre saptanıyor, bir program çiziliyor ve bu program uygulanıyor. Çünkü her hasta, korku yaratan durumla aniden karşılaştırılmayı kaldırmayabiliyor.
En önemli iki faktör: Gelecek korkusu, Kendi yaşamını denetleyememe korkusu
Alman araştırmacılarının eski Doğu Almanya topraklarında yaşayan hastalar üzerinde yaptığı gözlemlere göre, özellikle sosyo-ekonomik olarak gelişmemiş yerlerde yaşayan insanlar korku hastalığına daha yatkınlar... Bu araştırmacılar korkuyu, "sosyal güvencesizliğin meydana getirdiği sonuç" olarak tanımlıyorlar ve fobilerin ortaya çıkmasında rol oynayan en önemli iki faktörün "kişinin duyduğu gelecek korkusu" ile "kendi yaşamını denetleyememe korkusu" olduğunu belirtiyorlar. Sosyo-ekonomik açıdan "gelişmiş ülke" tanımlamasına giren ülkelerde nüfusun ortalama yüzde 7'si fobik tepkiler gösterirken, "az gelişmiş" ülkelerde bu oranın çok daha yüksek olduğu tahmin ediliyor.
Tedavide bütün mesele, korkunun kısır döngüsünü kırabilmekte yatıyor
Davranış terapisinin Hamburg Üniversitesi'ndeki uzmanları, hastalarından, yavaş yavaş kendi tedavi programlarını oluşturmalarını istiyorlar. Çünkü, tedavide bütün mesele, korkunun kısır döngüsünü kırabilmekte yatıyor. Hastalar, kalp çarpintisi ve baş dönmesi gibi bedensel semptomlar gösteriyorlar. Bunu, "Aman Tanrım, delireceğim" türünden bir düşünce ve hızlı nefes alma takip ediyor. Sonuçta ortaya tam bir panik hali çıkıyor. Hastalar, bu mekanizmanın nasıl çalıştığını öğrenerek en azından panik atağı önleyebiliyorlar.
Korku hastalarının en sorunlularını takıntısı olan hastalar oluşturuyor
(obsessive-compulsive reactions)...
Takıntı, sürekli yapılan bir eylem veya kişiyi esir alan bir düşünce olabiliyor. Sürekli el yıkamak, temizlik yapmak, dua etmek, herhangi bir eşyayı biriktirmek gibi tepkiler aslında hastalık korkusunu veya tehdit edici düşünceleri gizliyor. Hastalar bu durumda, takıntılarının anlamsızlığını görseler bile, takıntılarından kolay kolay kurtulamıyorlar. Davranış terapisi, takıntıların tedavisinde fobilerde olduğu kadar etkin değil; ancak iki hastadan biri tedavi olabiliyor.
Bu durumda hastalığın derinlerde yatan psikolojik nedenlerinin araştırılması gerekiyor. En verimli deney, hastayı karşılaştırma durumuna sokarak, en uç noktada duygusal bir tahriki yaşatmak ve onun "çözülme"sini sağlayarak derinlerdeki ruhsal sorunu anlamak...
Psikoterapinin yanı sıra ilaçla tedavi de gerekiyor
Psikoterapinin çok iyi sonuçlar vermesine karşın uzmanlar, ilaçla tedavinin de gerektiği konusunda hemfikirler... İlaçlar, bazan uzun süren davranış terapisine kadar olan süreyi geçirmek için köprü işlevi görüyorlar. Ayrıca, akut panik atakların olduğu durumlarda korkunun yarattığı kısır döngüyü kırmak için yatıştırıcılar veriliyor. Psikiyatri uzmanları, davranış terapisinde olan hastaların da yanlarında, ne olur ne olmaz kabilinden, ilaç taşıdıklarını gözlemliyorlar. Uzmanlar ayrıca, ağır depresyon geçiren hastaların ilaç almadan korkularıyla yüzleşemediklerini belirtiyorlar. Yine de ilaçlar uzun vadede çözüm olarak görülmüyor.
Bazı yatıştırıcıların alışkanlık yapma riski de çok yüksek..
Buna rağmen doktorlar, takıntılı hastaların yüzde 80'inin ilacı bıraktıktan sonraki bir yıl içerisinde yeniden hastalandıklarını belirtiyorlar. Tedavi etkisi yüksek, yan etkileri az ilaçlan bulmak için yapılan araştırmalar ise sürüyor. Araştırmacılar, korkunun nörolojik nedenlerini çözümlemek peşindeler. Amaçları, bilgi edindikçe yeni ve daha etkili ilaçları üretebilmek...
Bu noktada yapılan deneylerde panik hastalanırın beyni gözlemleniyor ve çok hassas "alıcı"ların varlığı araştırılıyor. Aranan ise, nöro vericiler arasındaki ince dengede değişim olup olmadığı... İlaçların beyindeki etkisi izlenerek, korkuların ortaya çıkmasını sağlayan moleküler değişimin ne olduğu sorusuna yanıt aranıyor.
Hekimlerin şimdiye kadar gözlemledikleri ilaç etkileri de hayli ilginç...
Trisiklik antidepresanlar; beyin kökünün çekirdek bölgesi olan "Locus coeruleus"ta stres yönlendirici madde "noradrenalin"in etkisini azaltıyorlar. Korkuları giderici bazı ilaçlar nöro iletici "gamma-amino-Yağ asiti"nin işlevini etkiliyorlar. Bir başkası ise, nöronal bir madde olan "serotonin"in salgılamasını etkiliyor. Serotonin de "havamızın" nasıl olduğunu belirleyen madde...
Korkunun ve panik halinin, temelinde çok karmaşık nöronal değişimler yatan duygusal durumlar olduğunu belirtiyorlar
Münih'teki Max-Planck Enstitüsü'nün araştırmacıları, korkunun ve panik halinin, temelinde çok karmaşık nöronal değişimler yatan duygusal durumlar olduğunu belirtiyorlar. Boston'daki Harvard Tıp Fakültesi'nde de korkuların nasıl ortaya çıktığı araştırılıyor. Onların edindikleri bilgiler Avrupa'dan bir adım daha ileride... Harvard Tıp, "Positrone-Emissions-Tomography" (PET) yöntemiyle, akut kriz geçiren korku hastalarının beyinlerinin bir bölümünde, kriz sırasında kan dolaşımının önemli derecede arttığını bulduklarım söylüyorlar. Söz konusu bölge, "limbik sistem" adı verilen bölgenin çok yakınında bulunan bir alan... Korku hastalarının "korkusuz" geçirdikleri dönemlerde, beyindeki söz konusu alanın son derece normal bir kan dolaşımına sahip olduğu da gözlemlenen bilgilerden...
Korku ve takıntı hastalarının beyinlerinin biyokimyasının neden bozuk olduğu bilinmiyor
Los Angeles Üniversitesi'ndeki araştırmacılar da, aynı yöntemi kullanarak, 10 takıntılı hastanın beyinlerindeki değişimi, tedavi öncesinde ve sonrasında izleyerek şu şaşırtıcı sonuca vardıklarını söylüyorlar: Davranış terapisi de, ilaçla tedavi de beyindeki kritik bölgede görülen aşırı faaliyeti normale indiriyor... Yine de, korku ve takıntı hastalarının beyinlerinin biyokimyasının neden bozuk olduğu bilinmiyor. Şimdi, bu hassas dengenin bozulmasında genlerin ne kadar rol oynadığı ve korku hastalarının çocuklarının tehlikede olup olmadığı da araştırılan konular arasında...
Seçilmiş aileler üzerinde yapılan araştırmalar
Panik hastalarının akrabalarının, korku hastası, alkolik veya depresif olma riskinin, diğer insanlara oranla on kat daha fazla olduğunu gösteriyor. Dresden'de panik hastalarının çocuklarını gözlemleyen psikologlar, bu çocukların kendilerini gözlemlemeye yaşıtlarından çok daha yatkın olduklarını söylüyorlar. Panik hastalarının çocukları, kendileri panik durumunu yaşamasalar da, kendilerini daha fazla izliyorlar. Sonuç olarak, korku hastalarının nörolojik yapılarının genetik olarak çocuklarına geçip geçmediği henüz bilinmiyor, ama korkuların, belki de gözlem ve birlikte yaşama durumunda, ailenin diğer bireylerine taşınma riskinin yüksek olduğu görülüyor...
Tüm organları seferber eden duygu...
Korku, gerçek ya da yapmacık olsun, bütün vücudu harekete geçiriyor... Anlık bir kararla, kaçmamıza ya da mücadele etmemize neden oluyor. Tehdidin alınmasından çok önce, beyin alarm veriyor: Asetilkolin ve noradrenalin gibi haberci maddeler, solunumu, kan dolaşımını, kas sistemini ve metabolizmayı daha hızlı çalışmaya zorluyor. Kalp, kaslara daha fazla kan pompalayarak, şeker ve oksijen ihtiyacını karşılıyor. Sindirim organlarına, deriye ve beyne çok az kan gidiyor; yüz "korkudan' sapsarı kesiliyor. Beyin bademciği, hippokampus ve limbik sistemin öteki yapıları, çevreden ve vücuttan gelen sinyalleri alarak, benzer durumlar sonucu bellekte toplanmış olanlarla karşılaştırıyor. Bu karmaşık süreçler, bilinçli bir korku duygusuna dönüşerek, gereken tepkinin verilmesi sağlanıyor: Hipotalamus tarafından uyarılan hipofiz, ACHT hormonunu kana karışması için serbest bırakıyor ve böbreküstü bezlerinin, stres hormonlarını (adrenalin, noradrenalin, kortizon) üretmesini kolaylaştırıyor. Karaciğer de, fazla hareketin yakıtı olan şeker yedeklerini açığa çıkarıyor.
"Korkulu saniyeler", gün boyu sürüyor. Kortizol, yeni şeker yedekleri sağlıyor. Öte yandan, daha uzun süren korku durumları, cinsiyet hormonlarının üretimini azaltarak seks yapma isteğinde gerilemeye neden oluyor.
En büyük korkular ve tedavi yöntemleri...
KORKUNUN TÜRÜ: SPESİFİK KORKU...
Belirtileri: Bazı cisimler veya durumlar karşısında duyulan sürekli ve ölçüsüz korku... En sık rastlanan fobiler: Hayvanlar (örümcek, yılan, fare-zoophobia), yükseklik korkusu (acrophobia), kapalı alanlar (claustrophobia), kan veya iğne korkusu...
Tedavisi: Hasta, korkuyu yaratan durumla bilinçli olarak karşılaştırılıyor ve böylece beklediği felaketin meydana gelmeyeceğini öğreniyor. Tedavide iki zıt yöntem uygulanıyor; "flooding" ilkesiyle girişilen tedavide hasta, kendisinde en yoğun korkuyu yaratan durumla hemen karşılaştırılıyor veya "hiyerarşik" yöntemle girişilen tedavide hasta, en azdan en yoğuna korku yaratan durumla dozu gittikçe arttırılarak karşılaştırılıyor. Flooding, daha kısa sürede ve daha kalıcı başarı sağlıyor, ama sadece çok cesur hastalarda uygulanabiliyor. Hiyerarşik yöntemde ise hastalar, henüz en yoğun korkuyu yaşamadıkları için yaptıkları küçük ilerlemeleri reddetmeye eğilimli oluyorlar.
KORKUNUN TÜRÜ: GENELLEŞTİRİLMİŞ KORKU SENDROMU...
Belirtileri: Aşırı korku veya kaygı, bu defa bu durumun nedenini oluşturan özel durumlar karşısında ortaya çıkmıyor, en az altı ay boyunca aynı ritimde sürekli bir biçimde yaşanıyor. Hasta huzursuz oluyor ve rahatlamayı başaramıyor. Kronik mutsuzluk birçok insanı rahatsız ediyor. Korkular, genellikle günlük hayatın çeşitli alanlarını hedefliyor (aile, iş, mali durum). Duyulan kaygılar gerçek durumlardan kaynaklanıyor, ama hasta tarafından aşırı derecede abartılıyor.
Tedavisi: Söz konusu kişiler, korkular, bedensel semptomlar ve davranışlar arasındaki ilişkileri anlamalı ve kendilerini korkulardan uzak tutacak yeni stratejileri geliştirmeliler. Bu korkunun tedavisinde önlem de çok belirleyici... Kronik şikayet hallerinde hastaya, önceden kararlaştırılmış zaman dilimlerinde öncelikle şikayette bulunması ve şikayeti engellememesi söyleniyor. Rahatlama teknikleri, yüksek düzeyde sinirliliği azaltabiliyor.
KORKUNUN TÜRÜ: TAKINTI SENDROMU...
Belirtileri: Hasta, kendisini korkutan felaketle karşılaşmamak için stereotip davranışlar geliştiriyor ve bu davranışları sıkı kurallara bağlayarak her seferinde "tapınırcasına" yerine getiriyor. Örnek olarak, kanser korkusu veya kirlenme korkusu yüzünden sürekli olarak ellerini yıkayan hastalar, bu işleme bir günlerinin saatlerini veriyorlar. Aynı durum takıntı halini almış düşünceler için de geçerli; örneğin çok sevdiği bir kişiyi öldürme düşüncesinden uzaklaşmak için hasta yeni ritüeller yaratıyor. Bu tip düşünceler bastırıldığında, ortaya iğrenme veya korku çıkıyor.
Tedavisi: Hasta, kendisinde takıntı yaratan şeylerle karşılaşmayı öğrenmek zorunda... Sürekli olarak ellerini ve yüzünü yıkayan hastaya, ellerini ve yüzünü ona "pis gelen" bir bezle silmesi söyleniyor. Temizlik hastalığından şikayetçi olan ve kendisine ait herşeyi sürekli olarak silen bir hastaya, grup tedavisinde, eşyalarına dokunan diğer hastaların aslında pis olmadıkları gösterilerek öğretiliyor. Takıntı haline gelmiş düşünceler de sözel olarak banda kaydediliyor ve hastanın bunları bıkmadan dinlemesi sağlanıyor.
KORKUNUN TÜRÜ: PANİK SENDROMU...
Belirtileri: Çok sık -genellikle her gün- görülen, ortalama yarım saat süren ve kalp çarpıntısı, baş dönmesi, terleme, titreme veya nefes darlığına yol açan panik atakları. Panik ataklar gelişigüzel oluyor ve atağın nedeni hasta tarafından tanımlanamıyor. Bazı hastalar "korkudan korktukları için" açık alan korkusu (claustrophobia) geliştirebiliyorlar.
Tedavisi: Hastalar, panik atak sırasında korkunun kısır döngüsünü kırmaya yönlendiriliyorlar. En küçük bir kalp çarpıntısında kalp krizi korkusuyla paniğe kapılan hastalarda tepki olarak çok hızlı kalp atışları görülüyor. Buna paralel olarak hastanın açık alan korkusu da varsa, tedavide bu korku da dikkate alınıyor.
KORKUNUN TÜRÜ: SOSYAL KORKU..
Belirtileri: Hastalar başarısız olmaktan, kendilerini gülünç duruma düşürmekten veya indirgenmekten korkuyorlar. Bu yüzden de, kendilerini başkalarının değerlendireceği durumlara girmiyorlar tam tersine bundan sürekli kaçınıyorlar (topluluk karşısında konuşmak, partilere katılmak, başkalarının gözü önünde yemek yemek, yazı yazmak, vb). Gözaltında bulunmak bu hastalara acı veriyor.
Tedavisi: Başkalarının gözü önünde konuşmak gibi tipik korku durumlarında, grup terapisi çok olumlu sonuçlar veriyor. Gruba katılan hastalarda rol değişimine gidildiği için grup terapisi bütün sosyal korkularda etkin bir yöntem... Hastaların çeşitli derneklere katılmaları ve grup terapisinde öğrendiklerini ev ödevi olarak uygulamaları teşvik ediliyor.
KORKUNUN TÜRÜ: AÇIK ALAN KORKUSU...
Belirtileri: Bu tür korkuda hastalar kamuya ait alanlarda bulunmamaya özen gösteriyorlar. Lokanta, sinema, toplu taşıma araçları gibi yerlerde yaşayacakları bir panik atağının son derece rahatsız edici; araba kullanırken veya asansörde yaşanacak bir paniğin de tehlikeli olacağını düşündükleri için, bu gibi yerlere girmiyorlar. Açık alan korkusu ve panik atak genellikle birlikte görülüyorlar. Çok aşırı durumlarda hasta evinden dışarıya çıkmayı reddedebiliyor. Sonuç, akut depresyon ve intihar tehlikesi oluyor.
Tedavisi: Spesifik korkununki gibi. Hasta, korkuyu yaratan durumla bilinçli olarak karşılaştırılıyor.
Cyberspace'de alternatif sanal davranış terapisi...
California'da San Rafael'de, yükseklik korkusu olan hastaların başına takılan monitör başlığıyla kişilere sanal olarak korku ve panik durumu yaşatılıyor. Hastalar, yüksek bir terastan merdivenle hiçbir tutanağı olmayan bir köprüye "çıkıyorlar". Kişi, data eldiveni kullanarak sanal köprüde yürürken, bağlı olduğu bilgisayar sistemi, her adım atışında monitördeki görüntüyü daha yüksekten bakarmışçasına değiştiriyor. Sanal olarak yaratılan korkunun yol açtığı kalp çarpıntısı ve tansiyon yükselmesi, terapi süresinde normale iniyor. Sonuçta, hastalar monitörde yaratılan yüksekliği aşmayı öğrenince, gerçek hayatta da yükseğe bakabiliyorlar. Bir haftalık tedavi sonrasında 36 hastadan 33'ünün yükseklik korkusunu yendikleri ve Golden Gate Köprüsü'nden yürüyerek geçtikleri bildiriliyor...
Küçükken beynimize kazınmıştı
Bazı kavram ve görüntüler var ki, bunlardan asla bir tehlike gelmeyeceğini bildiğimiz halde, onların varlıklarına ya da sözlerinin geçmesine tahammül edemiyoruz.
Kıllı: Büyücülerin kılları, cinlerin saçları, insanda ilk anda aşırı vahşi bir bitki örtüsü imajını akla getiriyor. Kuşkusuz, bugün büyücülerden ve cinlerden korkmuyoruz, ama aşırı kıllı her şey insanda bir tiksinme duygusu yaratıyor. Nitekim belki bunun için epilasyon yapıyor, saçlarımızı kestiriyoruz.
Pullu: Bu kelime, hemen yılanı ve onun ataları olan sekiz başlı ejderhaları düşündürüyor. Bu hayvanların öykülerinden küçüklükten beri ürktüğümüz ve görüntülerine soğuk baktığımız için pullu olan her şeyden çekiniyoruz
Dolup taşan: Banyonun bir an için karafatmalarla, dolabın bir köşesinde unuttuğunuz peynirin kurtlarla dolup taştığını gözünüzün önüne getirin. Bu dayanılmaz görüntü insanda ilk olarak, bu hayvanların bizim vücudumuzun içinde de dolaşacaklarını düşündürüyor... Olaya bir de karafatmaların siyah rengi eklenince korku filminin senaryosu tamamlanıyor.
Soğuk: Sıcakkanlı yaratıklar olarak sıcak olmayan tüm canlılardan çekiniyoruz. Çünkü, hayatımızın varlık nedeni olan ve onu devam ettirecek olan çocuk, annenin sıcak karnında büyüyor. Ayrıca, sürüngenlerle ilgili birçok masal, bu soğuk canlılardan korkmamıza neden oluyor...
Çürümüş: Bir büyücünün, bir alkoliğin ağız kokusu sizde hangi duyguyu uyandırıyor? Çürümüşlük duygusu olabilir mi? Oysa, küçük bir bebeğe çürük bir yumurta koklatın, göreceksiniz hiçbir tiksinme tepkisi göstermeyecektir. Çürüme karşısındaki tiksinme tepkimiz de bu bağlamda masallarla, efsanelerle güçlendirilmiş toplumsal bir heyecana dayanıyor...
Yapışkan: Bu sıfat karşısında duyduğumuz tiksinme, büyük ölçüde büyücülerin iksir hazırlarken kullandıkları kurbağa imajından kaynaklanıyor. Bu iğrenmenin bir başka boyutu da kuşkusuz insan bedeninin kendisi... Onu oluşturan maddeleri, ya da diğer canlıların içini biliyoruz... Bu nedenle, kendi iç organlarımızın görüntüsüne bile tahammülümüz yok...
Hazırlayanlar : Kerem, merakediyorum grubu üyeleri Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
Kaynak : Focus Ocak 1997 sayısından "Korku" başlıklı yazıdan alınmıştır. Paragraf başlıkları yazıya ilave edilmiştir.
Lütfen bu kısmı silmeyiniz, kaynak göstererek paylaşınız.
Saatlerce uğraşarak verdiğimiz emeği bir "Delet" tuşuyla yok etmeyin.
Yazının alındığı FOCUS dergisinin tamamını aşağıdaki linkden indirebilirsiniz.
http://rapidshare.com/files/330902562/1997_Focus_01_Korku.rar
powered by SitelinkxBu posta 2039 defa okundu
Korku,hepimizde var olan bir duygu...
Kişide panik ataklar oluşturuyor ve zaman içinde bunlar giderek artıyor... Korku veren durumlarla karşılaşmamak için yaşam tarzını değiştirmeye başlayan insanlar "fobik kişiler" olarak tanımlanıyorlar. Onların da hemen tedavi edilmeleri gerekiyor.
Günümüzde birçok insanın farklı fobileri var...
Fobi (phobia), çok eskiden öğrenilmiş ve nedeni sonradan unutulmuş olan korkulara verilen genel isim... Bu korkular, çok yaygın olan "açık alan korkusu"ndan (agoraphobia), "örümcek korkusu"na (arachnophobia) kadar çok geniş bir palete yayılıyor. Fobilerin tedavisinde özellikle son yirmi yıldır "davranış tedavisi"ne (behavioral therapy) başvuruluyor...
Davranışçılık kuramı ve karşıtları
Davranışçılık kuramının (behaviorism) temeli Amerikalı B.F. Skinner tarafından atılmıştı. Bu görüş daha sonra psikiyatride benimsendi ve tedavi yöntemi olarak psikanalizin yerini almaya başladı. Özellikle korkuların tedavisinde son derece etkin olduğu görülen davranış tedavisi, yine de psikanalistler ve diğer hekimler tarafından pek tutulmamıştı. Hatta, Freud Okulu'ndan etkilenerek yola çıkan, ama sonraları ondan ayrılan psikiyatrist Erich Fromm, davranış tedavisi yöntemini eleştirirken, yöntemi, "geç kapitalist dönemin tedavi yöntemi" olarak nitelemişti. Psikanalistlerin bu yönteme getirdikleri temel eleştiri; davranış tedavisinin, psikanalizde olduğu gibi hastalığın kökenine inmek yerine, hastalığın belirtilerinin tedavisi üzerinde durmasıydı. Davranış tedavisini benimsemeyen ruhbilimciler de zaten ilaçla tedaviye devam ediyorlar.
90'lı yılları, "Korkunun On Yılı" olarak isimlendiriyorlar
Davranış tedavisinin etkinliği konusunda yapılan en yeni açıklama, Hamburg Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Bölümü'nden geliyor. Bu kurumda 13 yıl boyunca 600 korku hastası üzerinde yapılan gözlemlere göre, dört hastanın 3'ü davranış tedavisi yöntemiyle iyileşmiş bulunuyor. Özellikle son 20 yılda bütün dünyada artış gösteren korku hastalığı o kadar yaygınlaşmış durumda ki, Münih'teki Max-Planck Psikiyatri Enstitüsü'nün araştırmacıları 90'lı yılları, "Korkunun On Yılı" olarak isimlendiriyorlar.
Korku, hepimizde var olan bir duygu... Ama
Kişide panik ataklar oluşturuyor ve bunlar giderek artıyorsa; kişi, korku veren durumlarla karşılaşmamak için yaşam tarzını değiştirmeye başlamışsa hastalığın tedavisine girişmek gerekiyor.
Davranış terapisindeki kilit kavram "korkuyla yüzleşmek" (confrontation)... Tedavide hasta, kendisinde panik yaratan durumla karşı karşıya getiriliyor ve korku duyduğu zaman semptom olarak beliren terleme, kalp çarpıntısı, baş dönmesi vb. durumlarının meydana gelmeyeceğini görerek öğreniyor.
Bu tedavi yönteminde de birbirine karşıt iki okul bulunuyor
Okullardan birinde, hasta "doldurma" (flooding) ilkesine sadık kalınarak, kendisinde en şiddetli korkuyu yol açan durumla hemen karşı karşıya getiriliyor. Diğer okulun yöntemi ise bu kadar şoke edici değil, çok daha yumuşak; hasta tedavi boyunca, korku yaratan duruma adım adım yaklaştırılıyor. Örnek olarak; örümcek korkusu yüzünden evlerini yıllarca neredeyse paketlemiş hastalar, iğrenç buldukları bu hayvanın çıplak tenlerinde gezinmesine katlanmak zorunda kalıyorlar. Çocukluğundan beri iğne gördüğünde bayılan hastalar, kendilerinden iğneyle kan alınışını gözlemliyorlar. Kusma korkusunun pençesinde kıvranan hastalara defalarca Marco Ferreri'nin o muhteşem filmi, "Büyük Tıkınma" seyrettiriliyor. Uçuş korkusu yüzünden mesleğinde yükselemeyen hastalar, bir psikologla birlikte kısa uçuşlara çıkarılıyor. Hatta ABD'de korku tedavisinde son bir yıldır "sanal gerçeklik" yöntemi kullanılıyor. Böylece, bilgisayar ekranında camdan bir asansöre "binerek" çatışma durumunu yaşayan hastalar yükseklik korkusunu (acrophobia) yenebiliyorlar. Ne var ki, hastayı en yüksek derecede korkuyla hemen karşılaştıran tedavinin insani olmadığı da iddia ediliyor... Böylesine sert yöntemlere karşı çıkanlar, hastaların sadece günlük hayatta olabilecek durumlarla karşılaştırılarak tedavi edilmelerinin yeterli olacağını savunuyorlar.
Korku tedavi edilmezse, depresyon, alkol bağımlılığı, ilaç bağımlılığı ve intahar girişimi gibi kötü sonuçlara neden olabiliyor
Tedavinin başarısına rağmen, fobileri olan hastaların durumu tıbbi açıdan hiç de pembe görünmüyor. Genellikle, korku hastalığının "korku hastalığı" olarak tanımlanmasına kadar ortalama yedi yıl geçiyor. Korku hastalığının başlangıcının üzerinden bir yıl geçtikten sonra da semptomların kendiliğinden kaybolmayacağı ve hastanın kendi başına iyileşmeyeceği kesinlik taşıyor. Korku hastalığının tedavisine başlanmadığı takdirde sonuç; depresyon, alkol bağımlılığı, yanlış ilaç kullanımı veya riski yirmi kere artan intihar girişimi oluyor.
Her hastaya uygulanabilen tipik bir reçete yok
Tedavide, bütün korku hastalarına uygulanabilecek tipik bir reçete bulunmadığı gibi, bir terapiye başlayana kadar hastanın sakinleştirici ilaçlarla yanlış tedavi edilmiş olduğu da kesin... Tedavinin gidişi her bir hastanın özelliklerine göre saptanıyor, bir program çiziliyor ve bu program uygulanıyor. Çünkü her hasta, korku yaratan durumla aniden karşılaştırılmayı kaldırmayabiliyor.
En önemli iki faktör: Gelecek korkusu, Kendi yaşamını denetleyememe korkusu
Alman araştırmacılarının eski Doğu Almanya topraklarında yaşayan hastalar üzerinde yaptığı gözlemlere göre, özellikle sosyo-ekonomik olarak gelişmemiş yerlerde yaşayan insanlar korku hastalığına daha yatkınlar... Bu araştırmacılar korkuyu, "sosyal güvencesizliğin meydana getirdiği sonuç" olarak tanımlıyorlar ve fobilerin ortaya çıkmasında rol oynayan en önemli iki faktörün "kişinin duyduğu gelecek korkusu" ile "kendi yaşamını denetleyememe korkusu" olduğunu belirtiyorlar. Sosyo-ekonomik açıdan "gelişmiş ülke" tanımlamasına giren ülkelerde nüfusun ortalama yüzde 7'si fobik tepkiler gösterirken, "az gelişmiş" ülkelerde bu oranın çok daha yüksek olduğu tahmin ediliyor.
Tedavide bütün mesele, korkunun kısır döngüsünü kırabilmekte yatıyor
Davranış terapisinin Hamburg Üniversitesi'ndeki uzmanları, hastalarından, yavaş yavaş kendi tedavi programlarını oluşturmalarını istiyorlar. Çünkü, tedavide bütün mesele, korkunun kısır döngüsünü kırabilmekte yatıyor. Hastalar, kalp çarpintisi ve baş dönmesi gibi bedensel semptomlar gösteriyorlar. Bunu, "Aman Tanrım, delireceğim" türünden bir düşünce ve hızlı nefes alma takip ediyor. Sonuçta ortaya tam bir panik hali çıkıyor. Hastalar, bu mekanizmanın nasıl çalıştığını öğrenerek en azından panik atağı önleyebiliyorlar.
Korku hastalarının en sorunlularını takıntısı olan hastalar oluşturuyor
(obsessive-compulsive reactions)...
Takıntı, sürekli yapılan bir eylem veya kişiyi esir alan bir düşünce olabiliyor. Sürekli el yıkamak, temizlik yapmak, dua etmek, herhangi bir eşyayı biriktirmek gibi tepkiler aslında hastalık korkusunu veya tehdit edici düşünceleri gizliyor. Hastalar bu durumda, takıntılarının anlamsızlığını görseler bile, takıntılarından kolay kolay kurtulamıyorlar. Davranış terapisi, takıntıların tedavisinde fobilerde olduğu kadar etkin değil; ancak iki hastadan biri tedavi olabiliyor.
Bu durumda hastalığın derinlerde yatan psikolojik nedenlerinin araştırılması gerekiyor. En verimli deney, hastayı karşılaştırma durumuna sokarak, en uç noktada duygusal bir tahriki yaşatmak ve onun "çözülme"sini sağlayarak derinlerdeki ruhsal sorunu anlamak...
Psikoterapinin yanı sıra ilaçla tedavi de gerekiyor
Psikoterapinin çok iyi sonuçlar vermesine karşın uzmanlar, ilaçla tedavinin de gerektiği konusunda hemfikirler... İlaçlar, bazan uzun süren davranış terapisine kadar olan süreyi geçirmek için köprü işlevi görüyorlar. Ayrıca, akut panik atakların olduğu durumlarda korkunun yarattığı kısır döngüyü kırmak için yatıştırıcılar veriliyor. Psikiyatri uzmanları, davranış terapisinde olan hastaların da yanlarında, ne olur ne olmaz kabilinden, ilaç taşıdıklarını gözlemliyorlar. Uzmanlar ayrıca, ağır depresyon geçiren hastaların ilaç almadan korkularıyla yüzleşemediklerini belirtiyorlar. Yine de ilaçlar uzun vadede çözüm olarak görülmüyor.
Bazı yatıştırıcıların alışkanlık yapma riski de çok yüksek..
Buna rağmen doktorlar, takıntılı hastaların yüzde 80'inin ilacı bıraktıktan sonraki bir yıl içerisinde yeniden hastalandıklarını belirtiyorlar. Tedavi etkisi yüksek, yan etkileri az ilaçlan bulmak için yapılan araştırmalar ise sürüyor. Araştırmacılar, korkunun nörolojik nedenlerini çözümlemek peşindeler. Amaçları, bilgi edindikçe yeni ve daha etkili ilaçları üretebilmek...
Bu noktada yapılan deneylerde panik hastalanırın beyni gözlemleniyor ve çok hassas "alıcı"ların varlığı araştırılıyor. Aranan ise, nöro vericiler arasındaki ince dengede değişim olup olmadığı... İlaçların beyindeki etkisi izlenerek, korkuların ortaya çıkmasını sağlayan moleküler değişimin ne olduğu sorusuna yanıt aranıyor.
Hekimlerin şimdiye kadar gözlemledikleri ilaç etkileri de hayli ilginç...
Trisiklik antidepresanlar; beyin kökünün çekirdek bölgesi olan "Locus coeruleus"ta stres yönlendirici madde "noradrenalin"in etkisini azaltıyorlar. Korkuları giderici bazı ilaçlar nöro iletici "gamma-amino-Yağ asiti"nin işlevini etkiliyorlar. Bir başkası ise, nöronal bir madde olan "serotonin"in salgılamasını etkiliyor. Serotonin de "havamızın" nasıl olduğunu belirleyen madde...
Korkunun ve panik halinin, temelinde çok karmaşık nöronal değişimler yatan duygusal durumlar olduğunu belirtiyorlar
Münih'teki Max-Planck Enstitüsü'nün araştırmacıları, korkunun ve panik halinin, temelinde çok karmaşık nöronal değişimler yatan duygusal durumlar olduğunu belirtiyorlar. Boston'daki Harvard Tıp Fakültesi'nde de korkuların nasıl ortaya çıktığı araştırılıyor. Onların edindikleri bilgiler Avrupa'dan bir adım daha ileride... Harvard Tıp, "Positrone-Emissions-Tomography" (PET) yöntemiyle, akut kriz geçiren korku hastalarının beyinlerinin bir bölümünde, kriz sırasında kan dolaşımının önemli derecede arttığını bulduklarım söylüyorlar. Söz konusu bölge, "limbik sistem" adı verilen bölgenin çok yakınında bulunan bir alan... Korku hastalarının "korkusuz" geçirdikleri dönemlerde, beyindeki söz konusu alanın son derece normal bir kan dolaşımına sahip olduğu da gözlemlenen bilgilerden...
Korku ve takıntı hastalarının beyinlerinin biyokimyasının neden bozuk olduğu bilinmiyor
Los Angeles Üniversitesi'ndeki araştırmacılar da, aynı yöntemi kullanarak, 10 takıntılı hastanın beyinlerindeki değişimi, tedavi öncesinde ve sonrasında izleyerek şu şaşırtıcı sonuca vardıklarını söylüyorlar: Davranış terapisi de, ilaçla tedavi de beyindeki kritik bölgede görülen aşırı faaliyeti normale indiriyor... Yine de, korku ve takıntı hastalarının beyinlerinin biyokimyasının neden bozuk olduğu bilinmiyor. Şimdi, bu hassas dengenin bozulmasında genlerin ne kadar rol oynadığı ve korku hastalarının çocuklarının tehlikede olup olmadığı da araştırılan konular arasında...
Seçilmiş aileler üzerinde yapılan araştırmalar
Panik hastalarının akrabalarının, korku hastası, alkolik veya depresif olma riskinin, diğer insanlara oranla on kat daha fazla olduğunu gösteriyor. Dresden'de panik hastalarının çocuklarını gözlemleyen psikologlar, bu çocukların kendilerini gözlemlemeye yaşıtlarından çok daha yatkın olduklarını söylüyorlar. Panik hastalarının çocukları, kendileri panik durumunu yaşamasalar da, kendilerini daha fazla izliyorlar. Sonuç olarak, korku hastalarının nörolojik yapılarının genetik olarak çocuklarına geçip geçmediği henüz bilinmiyor, ama korkuların, belki de gözlem ve birlikte yaşama durumunda, ailenin diğer bireylerine taşınma riskinin yüksek olduğu görülüyor...
Tüm organları seferber eden duygu...
Korku, gerçek ya da yapmacık olsun, bütün vücudu harekete geçiriyor... Anlık bir kararla, kaçmamıza ya da mücadele etmemize neden oluyor. Tehdidin alınmasından çok önce, beyin alarm veriyor: Asetilkolin ve noradrenalin gibi haberci maddeler, solunumu, kan dolaşımını, kas sistemini ve metabolizmayı daha hızlı çalışmaya zorluyor. Kalp, kaslara daha fazla kan pompalayarak, şeker ve oksijen ihtiyacını karşılıyor. Sindirim organlarına, deriye ve beyne çok az kan gidiyor; yüz "korkudan' sapsarı kesiliyor. Beyin bademciği, hippokampus ve limbik sistemin öteki yapıları, çevreden ve vücuttan gelen sinyalleri alarak, benzer durumlar sonucu bellekte toplanmış olanlarla karşılaştırıyor. Bu karmaşık süreçler, bilinçli bir korku duygusuna dönüşerek, gereken tepkinin verilmesi sağlanıyor: Hipotalamus tarafından uyarılan hipofiz, ACHT hormonunu kana karışması için serbest bırakıyor ve böbreküstü bezlerinin, stres hormonlarını (adrenalin, noradrenalin, kortizon) üretmesini kolaylaştırıyor. Karaciğer de, fazla hareketin yakıtı olan şeker yedeklerini açığa çıkarıyor.
"Korkulu saniyeler", gün boyu sürüyor. Kortizol, yeni şeker yedekleri sağlıyor. Öte yandan, daha uzun süren korku durumları, cinsiyet hormonlarının üretimini azaltarak seks yapma isteğinde gerilemeye neden oluyor.
En büyük korkular ve tedavi yöntemleri...
KORKUNUN TÜRÜ: SPESİFİK KORKU...
Belirtileri: Bazı cisimler veya durumlar karşısında duyulan sürekli ve ölçüsüz korku... En sık rastlanan fobiler: Hayvanlar (örümcek, yılan, fare-zoophobia), yükseklik korkusu (acrophobia), kapalı alanlar (claustrophobia), kan veya iğne korkusu...
Tedavisi: Hasta, korkuyu yaratan durumla bilinçli olarak karşılaştırılıyor ve böylece beklediği felaketin meydana gelmeyeceğini öğreniyor. Tedavide iki zıt yöntem uygulanıyor; "flooding" ilkesiyle girişilen tedavide hasta, kendisinde en yoğun korkuyu yaratan durumla hemen karşılaştırılıyor veya "hiyerarşik" yöntemle girişilen tedavide hasta, en azdan en yoğuna korku yaratan durumla dozu gittikçe arttırılarak karşılaştırılıyor. Flooding, daha kısa sürede ve daha kalıcı başarı sağlıyor, ama sadece çok cesur hastalarda uygulanabiliyor. Hiyerarşik yöntemde ise hastalar, henüz en yoğun korkuyu yaşamadıkları için yaptıkları küçük ilerlemeleri reddetmeye eğilimli oluyorlar.
KORKUNUN TÜRÜ: GENELLEŞTİRİLMİŞ KORKU SENDROMU...
Belirtileri: Aşırı korku veya kaygı, bu defa bu durumun nedenini oluşturan özel durumlar karşısında ortaya çıkmıyor, en az altı ay boyunca aynı ritimde sürekli bir biçimde yaşanıyor. Hasta huzursuz oluyor ve rahatlamayı başaramıyor. Kronik mutsuzluk birçok insanı rahatsız ediyor. Korkular, genellikle günlük hayatın çeşitli alanlarını hedefliyor (aile, iş, mali durum). Duyulan kaygılar gerçek durumlardan kaynaklanıyor, ama hasta tarafından aşırı derecede abartılıyor.
Tedavisi: Söz konusu kişiler, korkular, bedensel semptomlar ve davranışlar arasındaki ilişkileri anlamalı ve kendilerini korkulardan uzak tutacak yeni stratejileri geliştirmeliler. Bu korkunun tedavisinde önlem de çok belirleyici... Kronik şikayet hallerinde hastaya, önceden kararlaştırılmış zaman dilimlerinde öncelikle şikayette bulunması ve şikayeti engellememesi söyleniyor. Rahatlama teknikleri, yüksek düzeyde sinirliliği azaltabiliyor.
KORKUNUN TÜRÜ: TAKINTI SENDROMU...
Belirtileri: Hasta, kendisini korkutan felaketle karşılaşmamak için stereotip davranışlar geliştiriyor ve bu davranışları sıkı kurallara bağlayarak her seferinde "tapınırcasına" yerine getiriyor. Örnek olarak, kanser korkusu veya kirlenme korkusu yüzünden sürekli olarak ellerini yıkayan hastalar, bu işleme bir günlerinin saatlerini veriyorlar. Aynı durum takıntı halini almış düşünceler için de geçerli; örneğin çok sevdiği bir kişiyi öldürme düşüncesinden uzaklaşmak için hasta yeni ritüeller yaratıyor. Bu tip düşünceler bastırıldığında, ortaya iğrenme veya korku çıkıyor.
Tedavisi: Hasta, kendisinde takıntı yaratan şeylerle karşılaşmayı öğrenmek zorunda... Sürekli olarak ellerini ve yüzünü yıkayan hastaya, ellerini ve yüzünü ona "pis gelen" bir bezle silmesi söyleniyor. Temizlik hastalığından şikayetçi olan ve kendisine ait herşeyi sürekli olarak silen bir hastaya, grup tedavisinde, eşyalarına dokunan diğer hastaların aslında pis olmadıkları gösterilerek öğretiliyor. Takıntı haline gelmiş düşünceler de sözel olarak banda kaydediliyor ve hastanın bunları bıkmadan dinlemesi sağlanıyor.
KORKUNUN TÜRÜ: PANİK SENDROMU...
Belirtileri: Çok sık -genellikle her gün- görülen, ortalama yarım saat süren ve kalp çarpıntısı, baş dönmesi, terleme, titreme veya nefes darlığına yol açan panik atakları. Panik ataklar gelişigüzel oluyor ve atağın nedeni hasta tarafından tanımlanamıyor. Bazı hastalar "korkudan korktukları için" açık alan korkusu (claustrophobia) geliştirebiliyorlar.
Tedavisi: Hastalar, panik atak sırasında korkunun kısır döngüsünü kırmaya yönlendiriliyorlar. En küçük bir kalp çarpıntısında kalp krizi korkusuyla paniğe kapılan hastalarda tepki olarak çok hızlı kalp atışları görülüyor. Buna paralel olarak hastanın açık alan korkusu da varsa, tedavide bu korku da dikkate alınıyor.
KORKUNUN TÜRÜ: SOSYAL KORKU..
Belirtileri: Hastalar başarısız olmaktan, kendilerini gülünç duruma düşürmekten veya indirgenmekten korkuyorlar. Bu yüzden de, kendilerini başkalarının değerlendireceği durumlara girmiyorlar tam tersine bundan sürekli kaçınıyorlar (topluluk karşısında konuşmak, partilere katılmak, başkalarının gözü önünde yemek yemek, yazı yazmak, vb). Gözaltında bulunmak bu hastalara acı veriyor.
Tedavisi: Başkalarının gözü önünde konuşmak gibi tipik korku durumlarında, grup terapisi çok olumlu sonuçlar veriyor. Gruba katılan hastalarda rol değişimine gidildiği için grup terapisi bütün sosyal korkularda etkin bir yöntem... Hastaların çeşitli derneklere katılmaları ve grup terapisinde öğrendiklerini ev ödevi olarak uygulamaları teşvik ediliyor.
KORKUNUN TÜRÜ: AÇIK ALAN KORKUSU...
Belirtileri: Bu tür korkuda hastalar kamuya ait alanlarda bulunmamaya özen gösteriyorlar. Lokanta, sinema, toplu taşıma araçları gibi yerlerde yaşayacakları bir panik atağının son derece rahatsız edici; araba kullanırken veya asansörde yaşanacak bir paniğin de tehlikeli olacağını düşündükleri için, bu gibi yerlere girmiyorlar. Açık alan korkusu ve panik atak genellikle birlikte görülüyorlar. Çok aşırı durumlarda hasta evinden dışarıya çıkmayı reddedebiliyor. Sonuç, akut depresyon ve intihar tehlikesi oluyor.
Tedavisi: Spesifik korkununki gibi. Hasta, korkuyu yaratan durumla bilinçli olarak karşılaştırılıyor.
Cyberspace'de alternatif sanal davranış terapisi...
California'da San Rafael'de, yükseklik korkusu olan hastaların başına takılan monitör başlığıyla kişilere sanal olarak korku ve panik durumu yaşatılıyor. Hastalar, yüksek bir terastan merdivenle hiçbir tutanağı olmayan bir köprüye "çıkıyorlar". Kişi, data eldiveni kullanarak sanal köprüde yürürken, bağlı olduğu bilgisayar sistemi, her adım atışında monitördeki görüntüyü daha yüksekten bakarmışçasına değiştiriyor. Sanal olarak yaratılan korkunun yol açtığı kalp çarpıntısı ve tansiyon yükselmesi, terapi süresinde normale iniyor. Sonuçta, hastalar monitörde yaratılan yüksekliği aşmayı öğrenince, gerçek hayatta da yükseğe bakabiliyorlar. Bir haftalık tedavi sonrasında 36 hastadan 33'ünün yükseklik korkusunu yendikleri ve Golden Gate Köprüsü'nden yürüyerek geçtikleri bildiriliyor...
Küçükken beynimize kazınmıştı
Bazı kavram ve görüntüler var ki, bunlardan asla bir tehlike gelmeyeceğini bildiğimiz halde, onların varlıklarına ya da sözlerinin geçmesine tahammül edemiyoruz.
Kıllı: Büyücülerin kılları, cinlerin saçları, insanda ilk anda aşırı vahşi bir bitki örtüsü imajını akla getiriyor. Kuşkusuz, bugün büyücülerden ve cinlerden korkmuyoruz, ama aşırı kıllı her şey insanda bir tiksinme duygusu yaratıyor. Nitekim belki bunun için epilasyon yapıyor, saçlarımızı kestiriyoruz.
Pullu: Bu kelime, hemen yılanı ve onun ataları olan sekiz başlı ejderhaları düşündürüyor. Bu hayvanların öykülerinden küçüklükten beri ürktüğümüz ve görüntülerine soğuk baktığımız için pullu olan her şeyden çekiniyoruz
Dolup taşan: Banyonun bir an için karafatmalarla, dolabın bir köşesinde unuttuğunuz peynirin kurtlarla dolup taştığını gözünüzün önüne getirin. Bu dayanılmaz görüntü insanda ilk olarak, bu hayvanların bizim vücudumuzun içinde de dolaşacaklarını düşündürüyor... Olaya bir de karafatmaların siyah rengi eklenince korku filminin senaryosu tamamlanıyor.
Soğuk: Sıcakkanlı yaratıklar olarak sıcak olmayan tüm canlılardan çekiniyoruz. Çünkü, hayatımızın varlık nedeni olan ve onu devam ettirecek olan çocuk, annenin sıcak karnında büyüyor. Ayrıca, sürüngenlerle ilgili birçok masal, bu soğuk canlılardan korkmamıza neden oluyor...
Çürümüş: Bir büyücünün, bir alkoliğin ağız kokusu sizde hangi duyguyu uyandırıyor? Çürümüşlük duygusu olabilir mi? Oysa, küçük bir bebeğe çürük bir yumurta koklatın, göreceksiniz hiçbir tiksinme tepkisi göstermeyecektir. Çürüme karşısındaki tiksinme tepkimiz de bu bağlamda masallarla, efsanelerle güçlendirilmiş toplumsal bir heyecana dayanıyor...
Yapışkan: Bu sıfat karşısında duyduğumuz tiksinme, büyük ölçüde büyücülerin iksir hazırlarken kullandıkları kurbağa imajından kaynaklanıyor. Bu iğrenmenin bir başka boyutu da kuşkusuz insan bedeninin kendisi... Onu oluşturan maddeleri, ya da diğer canlıların içini biliyoruz... Bu nedenle, kendi iç organlarımızın görüntüsüne bile tahammülümüz yok...
Hazırlayanlar : Kerem, merakediyorum grubu üyeleri Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
Kaynak : Focus Ocak 1997 sayısından "Korku" başlıklı yazıdan alınmıştır. Paragraf başlıkları yazıya ilave edilmiştir.
Lütfen bu kısmı silmeyiniz, kaynak göstererek paylaşınız.
Saatlerce uğraşarak verdiğimiz emeği bir "Delet" tuşuyla yok etmeyin.
Yazının alındığı FOCUS dergisinin tamamını aşağıdaki linkden indirebilirsiniz.
http://rapidshare.com/files/330902562/1997_Focus_01_Korku.rar
powered by SitelinkxBu posta 2039 defa okundu






