Anasayfa Postalar SPOR Ağlamak istiyorum sayın seyirciler &


Warning: copy() [function.copy]: Unable to access https://mail.google.com/mail/?ui=2&ik=f3386ecd0a&attid=0.0.1.1&disp=emb&view=att&th=11afdb89ecbb24d3 in /home/postacom/domains/postapaylas.com/public_html/plugins/content/mavikthumbnails.php on line 294
AddThis Social Bookmark Button

Türkiye futbol hastalığına nasıl ve ne zaman tutuldu?

"1950'lerden başlayarak yığınlar halinde hücum eden kitlelere, sadece bir kaç on yıl önce savaşlar ve işgallerle harap olmuş kentlerin verebileceği fazla bir şey yoktu. Milyonlarca insan akın akın gelirken onları tiyatro seyircisi, kütüphane müdavimi, müze ziyaretçisi yapmak kolay değildi. Kent de onlara çamurlu sokak aralarında sigara dumanlarına boğulmuş kahvehaneler ve yırtık ayakkabıları ile top tekmeleyebilecekleri boş arazilerden başka bir şey vermedi. Önce yığıldıkları banliyö semtlerinden utangaçca baktı yoksul yığınlar kentin meydanlarına, sahil yollarına, görkemli caddelerine. Sonra bu yığınlar sel oldu aktı kentin kalbine. Acılı yemekleri, yanık türküleri, geleneksel kültürleri ile seller gibi akan yığınlara direnemedi kentler. Teslim oldular birer birer. Güngörmüş kent hanımefendileri boşuna beklediler kendilerine güleryüzle merhaba diyecek mahalle bakkallarını, taksi şoförlerini, sokak satıcılarını. Her sabah ütülü takım elbiseleri ve kravatlarıyla sokağa çıkan emekli kent beyefendileri boşuna beklediler onurlu memuriyet geçmişlerine saygıyla yaklaşacak berberleri, manavları. Bu "yeni gelenler" zaten zar zor ayakta durmaya çalışan kent kültürüne uymamakta direnmiş, "eskilerin" bütün memnuniyetsizliğine karşın bol küfürlü konuşmaları, kaldırımlara savurdukları tükürükleri, elektro sazla çalınmaya başlanan yanık türküleri ve "dinen caiz olmayan" yarı çıplak giysileri ile dolaşan kent kadınlarına yönelttikleri aç bakışları ile kısa zamanda eskileri kentin dışındaki mahallelere sürmüş, kentin göbeğine yerleşmişlerdi. Yeni gelenler için ne tarihi binaların önemi vardı, ne yüzyılların istila, yangın ve doğal afetlerine direnebilmiş surların, ne de zengin ayakkabıların yumuşak dokunuşlarına alışmış kent kaldırımlarının. Yüzyılın başındaki dramatik savaşlarda, işgallerde, direnişlerde suya sabuna dokunmadan, gelen ağam - giden paşam siyaseti uygulayan uyanık esnaf ve tüccar için kaçırılmaz bir fırsattı bu insan selleri. Madem onlar kente uymuyorlardı, uyanık kent esnaf ve tüccarı da onlara uyardı. Bu kadar basitti. Büyük bir hızla yeni gelenlere arazi satışları başladı. Satılan arazi kamu malıydı ama olsun. Bu kimin umurundaydı ki? Kamu arazileri üstünde hızla plansız gecekondular yükselmeye başladı. Bu gecekondular kısa zamanda önce apartmanlara, sonra gösterişli dubleks, tripleks villalara, daha sonra da lüks otellere dönüşecekti. Her biri bir karabasan gibi hızla kentin üstüne çöküyordu binalar, yüzyıllardır özenle korunan kentin siluetini boğarak. Milyonlar birbirlerini çiğneyerek kente gelirken bakkallarını, mahalle pazarlarını da beraberlerinde getirmişlerdi. Ancak gelenlerin sayısı o kadar çoktu ki, büyük bir hızla oluşan bu alışveriş pazarının kaymağı mahalle esnafına bırakılmayacak kadar büyüktü. Doğan ihtiyaca önce, daha sonra hiper ve hatta mega marketlere dönüşecek süpermarketler büyük bir memnuniyetle cevap verdiler. İlk dalganın bereketli alışverişinden faydalanan mahalle bakkalları da zamanla işsizler ordusuna katıldılar. Sonra, bu insan sellerinin buzdolabı, araba, televizyon ihtiyaçlarına cevap vermek gerekirdi. Gümrük duvarlarının yıllarca süren korumalı ve rekabetsiz ortamında iki senede çürüyen beyaz eşya, araba, mobilya satıldı yığınlara. İnsan selleri halinde gelenler, geride kalanları da getirdiler beraberlerinde. Taşradaki evler, tarlalar, karasabanlar, hayvanlar satıldı. Artık modernizmin nimetleri yığınların önüne serilmişti. Yararlanmamak olmazdı.

Kentleri istila eden yığınlara bir de eğlence gerekirdi. İşte futbolun yıldızı böyle başladı parlamaya. Artık yırtık ayakkabı ile top tekmeleyenlerin sayısı gökteki yıldızları bile geçmişti. Eğlenceye aç bu insan yığınlarına sunulacak nimet olgunlaşmıştı.

Önceleri mesafeli durdukları bu eğlencenin onlara ne kadar yoğun tatminler sağladığını keşfettiklerinde hızla tribünleri doldurdu yığınlar. Rakibe saygı duyan ve eşit bir mücadelenin keyfini çıkartmaya çalışanları kovdu yığınlar hızla stadyumlardan. Simit, çekirdek ve su satıcıları ile beraber tribünleri doldurdukça yığınlar, tahammül de azaldı başarısızlığa. Korolar halinde küfürler yağdırmaya başladılar arabesk şarkıları eşliğinde. Önce hakeme, sonra rakibe, sonra da kendi kulüplerinin futbolcularına, yöneticilerine, teknik direktörüne, herkese ve her şeye. Kentleri istilaları sırasında gözünü açarak zenginleşmeyi başarmış olanları, aralarından kulüp yöneticisi seçtiler. Seçilen yöneticiler de bu fırsatı kaçırmadılar. Kendilerini seçenlerin şiddetine ve edepsizliğine göz yumarak, hatta bu durumu hararetle teşvik ederek gitgide büyüyen bu endüstrinin rantını kullanmaya yöneldiler. Rant onlara servet ve iktidar sağladı." (Aylık Strateji Raporu, 3 Nisan 2005)

1990'ların başında, Türkiye bir ekonomik krizden diğerine savrulurken, özel televizyon kanallarının kurulmasıyla TRT'nin yayın tekeli de sona eriyordu. Onyıllar boyunca belirli yayın ilkeleri ile hareket eden devlet televizyonuna rakip olarak kurulan kanallar, rekabeti başka bir alanda yürütmeye başladılar. Senelerce TRT, eğlence dünyasına, sokak kültürüne, argoya, erotizme mesafeli durmuş, yoğun bir denetim ve sansür uygulamıştı. Oysa kitlesel talep başka yönde büyüyor gelişiyordu. 1980 sıkıyönetiminin yıllarca süren baskısı azaldıkça, kitlesel refleksler duygu patlamalarına dönüşüyor, bu patlamaların bir yerlere kanalize edilmesi gerekiyordu. Özel yayın kuruluşları bu patlamayı erkenden keşfederek yayın politikalarını bu alana yönelttikçe, sokak kültürü daha geniş kitlelere yeniden üretilip pazarlanmaya başladı. Böylece hem sokak kültürü gelişip yaygınlaştı, hem de kitlesel patlama kolayca manipüle edilebilecek bir alana tıkıştırılmış oldu.

1990'ların başında ilk uluslararası futbol zaferleri gelince, medyanın futbola ilgisi de yoğunlaştı. O yıllarda özel televizyon kanallarında futbol maçlarında gol atıldığında Latin Amerikalı maç anlatıcıların golü nasıl duyurduğu dinletildi Türk futbolseverlere; Anlatıcı sesinin en yüksek perdesinden bağırarak o harfini uzattıkça uzatıyor, böylece coşkuyu çıkartabildiği en yüksek dereceye çıkartıyordu: Gooooooooooooooooooool, gooooooooooool, goooooool.

Böylece kitleler gol atıldığında nasıl sevinmeleri gerektiğini öğrendiler. Bu çığlıklar, bir tür cinsel histerinin de dışa vurumuydu. Zaten futbol argosunda gol, cinsel benzetmelerle tarif edilir ve her türlü saldırgan eril bir cinsel eylemin tarifi gibi algılanırdı. Şimdi sıra bu algının televizyonlarda da sesli ifadesine gelmişti. Böylece bağırmayla böğürme arasında sesler çıkartarak enerji boşaltımı sağlanmış ve geniş kitleler topun kaleye girmesiyle bastırılmış duygu patlamalarını dışa vurmuş oluyordu.

Futbol jargonuna her gün yeni bir ifade ekleniyor, konuşma dili kısırlaştıkça duygusal patlamanın dozu artıyordu. Anlatıcı, yorumcu, seyirci, futbolcu tek yürek oluyor, hep beraber duygusal patlamayı topun kaleye atılmasıyla gerçekleştiriyorlardı. Kitleler sürüleşiyor, sürüler duygularını en güçlü beden dilleriyle ifade eder hale geliyordu.

2005 yılının Nisan ayında yayınladığımız bir sosyonomik çalışma ile Türkiye'de futbol başarıları ile borsa trendleri arasındaki ilişkiye dikkat çekmiştik. Bu çalışmadan haberi olanlar için, 2008 Avrupa futbol şampiyonasında arka arkaya gelen zaferler sürpriz olmamıştır.

 

 

 

 

 


 

 

 

 

Türk milli futbol takımının son kayda değer başarısı 2002 yılının sıcak yazında, borsa endeksi derin bir ayı piyasasının içinde depresif bir düşüş dalgası ile yeni diplere yönelirken gelmişti. Tam altı yıl sonra, yeni bir futbol başarısı, benzer bir ayı piyasası içinde geldi. Borsa endeksi 60,000 sınırlarından 40,000'in altına yönelirken, pek çok futbol yorumcusunun "mucize" olarak nitelendirdiği bir başarı yaşandı. Bu kez başarıyı "mucize" gibi algılamaya neden olacak pek çok ayrıntı da yok değildi: Türk milli takımı, İsviçre'yi son dakika golü ile yenmiş, Çek Cumhuriyeti'ne karşı 2-0 geride iken 15 dakika içinde maçı çevirip 3-2 galip gelmişti. Böylece tur atlayan milli takım, en önemli oyuncularının eksikliğinde Çeyrek Final'de Hırvatistan'la karşı karşıya gelmiş, uzatmanın son dakikasında yediği golle tam elenirken, maçın bitmesine saniyeler kala gol atmış ve maçı penaltılara götürmeyi başarmıştı. Penaltılarda moral çöküşü içindeki Hırvat milli takımı 4 penaltının üçünü atamamış ve elenmişti. Yarı finalde Almanya ile oynanan maç da neredeyse bir "mucize" ile sonuçlanmak üzere idi. Maçın bitimine 5 dakika kala Almanya 2-1 öne geçmiş, kadrosunda 9 oyuncusu sakatlık ve ceza nedeniyle oynamayan milli takım yedekleriyle son dakikada beraberlik golünü bulmuştu. Ancak bu sefer "mucize"yi Almanlar gerçekleştirmiş, son dakikada attıkları üçüncü gol ile finale çıkmayı başarmışlardı.

Milli takımın bu hiç beklenmedik başarıları, hem de şaşırtıcı teatral sahnelerle gerçekleşince, yorumcuların hepsi bu başarının gerisinde "mistik güçler" olduğu sonucuna vardılar. Gerçekten de son maça kadar çok kötü oynayan bir takımın her seferinde son dakikalarda maçı çevirmesinin gerisinde bir şeyler olsa gerekti …

Öncelikle ana ayı piyasalarında kitlelere baskın olan duyguların neler olduğunu gözden geçirelim: Boğa piyasalarının aksine, ayı piyasalarına egemen olan temel duygular karamsarlık, kötümserlik, hoşgörüsüzlük, uzlaşmazlık, doğa üstüne inanç, içe kapanıklık, dış dünyanın düşmanca algılanması ve umutsuzluktur. Bu duyguların yaygın bir şekilde paylaşılıyor olması, bireylerde gerginlik, sinirlilik ve mutsuzluk yaratır. Diğer taraftan bireyleri sarıp sarmalayan bu gergin ve sinirli ruh hali, beynin mantıklı çalışmasını, akılcı sonuçlara ulaşmasını engeller. Birey o kadar umutsuz ve kötümserdir ki, ortaya çıkacak bir olumlu sonuç sadece mucize ya da tesadüf olarak algılanacaktır. Örneğin bireyin para kazanmaya, iyi bir yaşam standardı yakalamaya inancı o kadar azalmıştır ki, bunların ancak piyango, lotarya, şans oyunları, ya da kumarla geleceğine inanır. İçinde yaşadığı fiziksel dünyadan umudunu kestiği için umudunu öbür dünyaya bağlar. Normal bir gelişme dinamiği ile çevresinin değişmeyeceğine inandığı için, mucize kabili bir şeyler olması gerektiğini düşünür. Etrafındaki insanların kötü, art niyetli, ikiyüzlü, çıkarcı olduğuna inandığı için, sağlıklı ilişkilerin ancak tesadüflere bağlı olarak kurulabileceğine inanır. (Seni karşıma Allah çıkarttı !)

Dünyanın bu şekilde algılanması, baskın ruh halinin bir sonucudur. Beyninin rasyonal düşünme merkezi, aslında pek çok şeyin bir ihtimal konusu olduğunu ona söyler. Örneğin piyango bileti alan biri, büyük ikramiye çıkma olasılığının çok düşük olduğunu bilir. Ancak bireyi sürü psikolojisine uyma davranışlarına yönelten merkezi, yani duygusal beyin, onu "mucize" arayışına yöneltir. Diğer taraftan, gerçekleşen güzel bir olay da, bu mucize arayışı ile "mistik bir tesadüf" olarak algılanır.

Onyıllar boyunca hayatın pek çok tatmin alanından soyutlanmış olan kitleler için bir "mutluluk odağı" olan futbol başarıları, kitlesel kötümserlik dönemlerinde işte böylesine bir duygusal gerilimle karşılanır ve büyük kitlesel orjilerle kutlanır. Havaya silahlar atılır, araba konvoyları oluşturulur, saatlerce televizyon yayınları izlenir, hayatın tüm olumsuz algısı bir anda bir mini mutluluk simülasyonuna çevrilir.

Kitlesel orjinin yarattığı kar olanaklarının farkında olan çevreler de, sıradan başarıları allayıp pullayarak bir efsane haline getirirler. Böylece kendiliğinden oluşan bir sanal mutluluk herkesi sarıp sarmalar.

Bir tür ectasy işlevi gören bu tip sportif sonuçların sürekli bilinçaltına pompalanması, ancak kitlesel umutsuzluk dönemlerinde başarılı sonuç verir. Çünkü, top kaleye girdiğinde milyonlarca insanın seyrettiği bir televizyon yayınında böğürmeye benzer sesler çıkartan bir anlatıcı ya da yorumcu, sağlıklı bir kitlesel ruh hali döneminde ancak küçümsenme ve alayla karşılanırken, kötümserlik dönemlerinde lider, ya da tetikleyici olarak algılanır. Çünkü kitleler en çok korkunun baskın olduğu kötümserlik ataklarında sürüye uyma eğilimindedir ve milyonlarca izleyici de, aynı beden diliyle bu duygusal patlamaya iştirak eder.

Kitlesel tatminin bu şekilde gerçekleştirilebildiği bir ortamda hele ki bu patlamayı ve geçici duygusal tatmini ucuza finanse etmek mümkünse, en fazla yatırım bu alana yapılır. Bu tatmini sağlayan sektörde dolaylı ya da doğrudan yer alan herkese yüksek ücretler verilir. Primin cazibesi, sektörde bulunanlara daha büyük hırsla işlerine sarılma motivasyonu verir. Böylece "mucize"nin gerçekleşmesi için gerekli ortam da sağlanmış olur. Başarı gelir ve başarı, topluma egemen olan mistik anlayışı yeniden pekiştirir. Ta ki, duygusal trend sona erene kadar.

2005 yılı Nisan ayında sosyonomik analizimizi şu cümlelerle bitirmiştik:

"1950'lerden başlayarak bir yarım yüzyıl boyunca akın akın kentlere gelenlerin öyküsüne geri dönersek, tarihin en büyük anaforlarından birine tutulan bu kitlelerin düzensiz bir kalabalığın sürü davranışları ile oluşturduğu bugünün kentlerini büyük tehlikeler bekliyor. Sayısız insan, deprem, sel, yangın gibi afetlere karşı korunmasız bir şekilde fazla ürkütülmeden kaçınılmaz kaderlerini bekliyor. Senelerdir kent rantı yağmasına dayalı sorumsuz bir yönetim anlayışıyla plansız bir ekonominin ve bunun sonucu olan plansız bir kentleşmenin ürünü olan megaköylerde hiç bir önlem olmaksızın doğanın insafına terkedilmiş bir şekilde yaşayan bu kitlelerin bir dahaki anaforda başlarına gelecek olanlar meçhul. Doğal süreçler, yıllardır futbol izleyerek eğlenen bu kitleleri tehdit ediyor. Ancak tehdit sadece doğadan da gelmiyor; Özellikle de teknoloji ve sanayi devrimini ıskalamış toplumların yaklaşmakta olan küresel dalganın içinde günü kurtararak sonsuza kadar varolmaları mümkün değil." (Aylık Strateji Raporu, Nisan 2005)

 

Tuncer Şengöz




powered by SitelinkxBu posta 1074 defa okundu