Yunanistan’ın ve Etniki Eterya Cemiyeti’nin çabalarıyla Ege toprakları, Tanzimat Fermanı ve Kırım Savaşı’ndan sonra şaşılacak bir hızla Rumlaştırılıyordu. Bağımsızlığını kazanan Yunanistan, gözünü Ege’deki adalara ve Batı Anadolu’ya dikmişti. Önce bu topraklarda Rum nüfusu çoğaltılacak, daha sonra büyük emperyalist devletlerin desteğiyle Ege Bölgesi ve adalar ele geçirilecekti.
Osmanlı İmparatorluğu, Yunanistan’ın bu emellerine ve Anadolu’ya göçen Rumlara karşı hiçbir tedbir almadığı gibi, üstelik Tanzimat’tan sonra çıkarılan fermanlarla ve verilen imtiyazlarla bu durumu destekler bir davranış içindeydi.
Kurtuluş Savaşı sırasında, Aydın’daki 57. Tümen Kumandanlığı’nda bulunan Mehmet Şefik Aker, bu konuda ilgi çekici bilgiler vermektedir:
“1909 senesinde Rum harekatı milliyesini tetkik ederken, Çanakkale’nin Ezine Kasabası’ndan Hacı Arif Ağa namında 75 yaşlarında bir Türk’ten kendi gençliği zamanında Rumların o mıntıkadaki (Truva harabesi muhitindeki) ahvali hakkında sorduğum suallere verdiği cevaplar şunlardır: ‘Sivastopol Muharebesi’ne (Kırım Savaşı) kadar Ezine’de tek bir Rum, bir Ermeni ve hatta Yahudi yoktu. Bu muharebeden sonra bilmem ne oldu. Evvela 3 Rum geldi. Hükümet bunları çok himaye etti. Bunların arkasından Rumlar geldikçe geldi, yerleşti. İhtiyarlar bu Rumların gelip yerleşmesini tehlikeli görüyorlardı. Şikayet ediyorlardı. Fakat hükümet bu Hıristiyanları sıkı himaye ediyordu.’
...Hacı Arif Ağa’dan bu sualleri sorduğum zaman yalnız Ezine Kasabası’nda 380 hane Rum,70 hane Ermeni, 30 hane Musevi mevcuttu. Rum mahalle-sinde yıkılmış cami harabesi de mevcuttu.
‘Merhum pederimle delikanlılığımda Çanakkale’ye bazı kere gidiyordum. Yolun üzerindeki Yenişar (Yeniköy), Kalafat köyleri 20-40 hanelerden ibaretti.’ Halbuki,Hacı Arif Ağa’dan bu sualleri sorduğum tarihte Çanakkale beldesinin takriben 15 kilometre cenubu garbisinde bulunan Rum Erenköy’ü (bugün İntepe) bin küsur hanedan ve Kumkale’nin 2.5 kilometre cenubundaki Yenişar Rum Köyü 850 haneden ve Yeniköy 480 Rum hanesinden ve Kalafat Rum Köyü de 60 haneden mürekkepti. Ezine Kasabası’nın eski Türk hane adedini sordum. Şimdikinden pek az farklı olduğunu söyledi. Bütün köylerde tekessür eden Rumlar adalardan, Yanya’dan, Yunan’dan gelmiş: Tanzimatçılığın himayesi altında gittikçe tekessürde devam etmiş bulunuyordu. Edremit’te ve Ayvalık kazalarında daha acıklı hakikatlar karşısında kalmıştım. Edremit’teki ihtiyarlardan yaptığım tahkikatta, Sivastopol Muharebesi zamanlarında Edremit’te Midilli yalnız 2 Rum varmış. Birisi bilmem hangi ağaların, beylerin hizmetkârları imiş. Fakat 1909 senesinde Edremit’te 1500 haneyi aşkın Rum mevcuttu. Bunlar da Tanzimatçılığın sayeyi himayesinde Midilli ve sair mevkiden gelip yerleşmişler ve Atina’nın Akropolis mevkiindeki kadim Yunan mabetlerinin tarzı mimarisinde büyük ve metin bir kilise inşasına başlamışlar...
Ya Edremit’in köyleri, daha feci bir akıbete doğru yürüyüp gidiyorlardı. Bunların bu milli faaliyetlerini o havalide tetebbu ettiğim 1909 senesinde köylerinde vaktiyle tek bir Rum yok iken, Tanzimat-ı Hayriye meşumesi sayesinde Rumlar, Türklere nazaran Edremit sahil köylerinde ekseriyeti teşkil etmiştir. Kiliseler, mektepler inşa etmişler. Türklerin nüfuzlu kimselerini siyasi şekavetle kaçırmışlar.
Mehmet Şefik Bey, 1937 yılında yayınlanan eserinde, Ege’de Rum nüfusunun artışını Tanzimat’a bağlarken önemli bir noktaya parmak basmaktadır.
1839’da,İngiltere’ nin Türkiye Büyükelçişi Lord Stratford Cannig’in etkisi altında Tanzimat hareketini başlatan Mustafa Reşit Paşa, farkında olmadan Osmanlı İmparatorluğu’nun sömürgecilerin sağmal ineği haline gelmesi için bütün şartları yerine getirmişti.
Birbirlerine son derece bağlı olmakla birlikte, bu bölümde yalnızca Tanzimat’tan sonra İmparatorluğun yarı sömürge durumuna gelişinin, azınlıklar ve toprak sorunuyla ilgili kısmı üzerinde duracağız.
Tanzimat’ın ilanından bir yıl önce, Büyük Britanya İmparatorluğu ile aramızda 1838 Ticaret Anlaşması imzalanmıştı. Bu anlaşmayla Osmanlı İmparatorluğu başta İngiltere olmak üzere, tam anlamıyla batılı devletlerin açık pazarı haline gelmişti. Ancak sömürgeci devletler bununla da yetinmiyorlardı :
‘...1838 Ticaret Anlaşması’yla tanınan ayrıcalıklarla Avrupalıların tekeline giren ülke olmak yanında, kalabalık nüfusuyla Osmanlı imparatorluğu elverişli tüketim alanıdır.Bu yüzden Türkiye’nin gelişmiş tarım ülkesi olması gerektiği teziyle Osmanlı ekonomisiyle ilgilenen batılılar, İmparatorluğun zengin bir tarım ülkesi olması için (!) şu koşulları öngörmektedir:
- Miri topraklar halka verilmeli
- Vakıf topraklar düzeni değiştirmeli
- Osmanlı İmparatorluğu’nda birikmiş sermaye bulunmadığı için yabancılarla mülk ve toprak üzerinde tasarruf hakkı sağlanmalı,
- Vergi sistemleri ve yöntemleri değiştirilmeli
Avrupa çok geçmeden bu isteklerini de elde etmiştir. Fakat sömürgeci devletler, elde ettikleriyle yine de yetinmiş değillerdir:
‘...Bununla birlikte bu değişikler, zaten muvazaalı yollarla toprak edinmekte olan yabancıların Türkiye’de resmen toprak edinmelerini ve bu yüzden de devlet ve vakfa ait toprakların halka verilmesini isteyen Fransa ve İngiltere’yi doyurmamıştır.1862 yılında Paris Anlaşması’nı imzalamış olan devletler, Osmanlı Hükümeti’ne ortak bir nota vererek 1856 Islahat Fermanı’nda yer alan bir maddenin uygulanmasını istemişlerdir. Adı geçen madde şudur: “Emlâkın alım satımı ve tasarrufu hakkındaki bütün kanunlar tebaa için eşit olduğundan, devletin kanunlarına ve belediye zabıtası nizamlarına uymak ve asıl yerli halkın verdiği vergi ve resimleri vermek üzere Osmanlı, devletler arasında sureti tanzimiyeden sonra, ecnebiye dahi emlâka tasarruf müsaadesi verilecektir.”
Hariciye Nazırı Ali Paşa’nın, Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan yabancı uyruklulara, kendi hükümetlerinin memurlarına bağlı olma hakkını veren kapitülasyonları n değiştirilmesi koşuluyla bu isteğin yararlı olacağını belirtmesi üzerine, 1867’deki bir iradeyle yabancıların ilgili koşuluyla, Hicaz dışında İmparatorluğun her yanında yerli halk gibi şehirlerde ve köylerde mülk ve toprağı tasarruf edebilecekleri belirtilmiştir.
Tanzimat’tan sonra, Balkanlar’da, Mezopotamya’da ve Arap Yarımadası’nda çıkan ayaklanmaları n bastırılmasında özellikle Ege Bölgesi gençleri görevlendirilmiş tir. Türkler, hayatlarının en hareketli ve verimli dönemlerini savaşlarda ya da evlerinden uzaklarda geçirirlerken, geride bıraktıkları topraklar üzerinde Rum göçmenler geniş bir özgürlükten yararlanıp bölgeyi iktisaden ele geçiriyorlardı . Savaşa giden Türklerden çoğu geriye dönmüyor, düşman kurşunundan kurtulan pek çok genç de iklimin elverişsizliğinden yad ellerde kalıyordu. Zaman Rum nüfusun lehine çalışıyordu devamlı olarak. Ege Bölgesi’nde, örneğin Çeşme İlçesi’nin gençleri askerliklerini Yemen’de yapıyorlardı. 1908’de Çeşme’de 20-30 yaşları arasında bir tek Türk erkeği kalmıştı. O da bir cüceydi. Bu yüzden Çeşmeliler haklı olarak Yemen’e ‘Çeşme Mezarlığı’ adını takmışlardı.
Havada bulut yok,bu ne dumandır?
Mahlede ölen yok, bu ne figândır?
Burası Huş'tur, yolu yokuştur;
Adı Yemen'dir, gülü çemendir,
Giden gelmiyor acep ne iştir?
Kışlanın önünde redif sesi var,
Bakın çantasında acep nesi var?
Bir çift kundura ile bir de fesi var,
Adı Yemen'dir, gülü çemendir,
Giden gelmiyor, acep nedendir?..
SON SÖZ: Padişah Hazretleri, bu işte bir terslik yok mu diye
sormayan evlatları ile gurur duyuyordur.. .
Kaynaklar: Hasan Tahsin Nurdoğan Taçalan, Show Kitap
Katıldığım Dört Savaş ve Yaşam Öyküm
Gazi Tuğg. M.Arif Seyhun (Yemen ve Kurtuluş Savaşı Gazisi)
Hazırlayan: Müşerref Seyhun (Kızı) Kültür BakanlığıYayınlarıBu posta 999 defa okundu


