Anasayfa Postalar TARİH Palavradan Canavarlar

AddThis Social Bookmark Button
Mitoloji

Deniz yılanları, dev ahtapotlar, karadamlar ve ejderhalar... Günümüzde birçok amatör ve profesyonel, üzerinde yaşadığımız bu gezegenin bir yerlerinde bu yaratıkları bulma ümidiyle dolaşıyor. Onları gördüğünü iddia eden insanlar, tıpkı UFO gözleyenler gibi çoğu kez komik durumlara düşüyorlar. Bilimadamları, birçok film ve kitaba konu olarak toplumda merak uyandıran bu yaratıkların, tarih öncesi dönemlerde yaşayan atalarımızın korku ve bilinmezlik etkisindeki hayal güçlerinin ürünü olduğunu ispatlıyorlar...

 

Tarihe mal olmuş efsaneler

Çok eski ve bilinmeyen za­manlardan bu yana insan­lık inanılmaz derecede büyük deniz canavarları, goriller, devasa ahtapotlar, tepegöz­ler, tek boynuzlu atlardan korktu... Gerçeküstü olduklarına bugün emin olduğumuz bu yaratıklar, yine aynı süreç içinde söylencenin de ötesin­de "tarihe mal olmuş efsaneler" e dönüştüler.

Bu yaratıklar ya da canavarlar gerçekten yaşadı mı yoksa hayal gücünün ürünleri miydi?

Bu konu­yu araştıran bilimadamlarının yak­laşımları, hayvan fosillerinin ve is­keletlerinin daha sonraki yıllarda, hayal gücünün de etkisiyle farklı yo­rumlandıkları ve efsanevi söylence­lere dönüştükleri şeklinde...

Bir an gözlerinizi kapayın ve M.Ö. 800'de bir Yunan adasında keçi çobanı olduğunuzu farzedin. Ansızın bir yağmur bastırıyor ve keçilerinizle birlikte sığınmak için kendinizi bir mağaraya atıyorsunuz. Tam içeri girerken ayağınız bir ka­fatasına takılıyor. Bunun şokunu üzerinizden attıktan sonra, kafatasının normal bir insanın kafatasından çok daha büyük olduğunu, dahası kafatasının alın kısmında oldukça büyük bir göz yuvasının bulundu­ğunu farkediyorsunuz...

Nesli tükenmiş hayvan iskeletleri hayal gücünde canlanıyor

Eğer cüce filler hakkında bir bil­giniz yoksa, büyük bir olasılıkla bu kafatasının tek gözlü bir yaratığa ait olduğunu kolaylıkla düşünebilirsi­niz... Doğa Tarihi Müzesi Paleonto­loji Departmanı Omurgalı Fosiller Bölümü Başkanı Dr. Angela Mil­ner, bu durumun çok doğal ve man­tıklı olduğunu ileri sürüyor. Ancak soyu tükenmiş canlıların iskelet ya­pısına dayalı olarak yaratılan efsa­nevi canavarlar, sadece "Kykloplar"la sınırlı değil... Dr. Angela Milner, bir dinozor fosilinin yine "Griffon" efsanesine temel oluştur­duğunu ileri sürüyor. Ayrıca efsa­nedeki yaratığın "Protocerotop" türü dinozorlara oldukça benzediği­ni belirtiyor.

Ejderha efsanesi dinozor iskeletlerinden mi türetildi?

Peki, 2000 yıl önce, Çin'de bir "Tyrannosaurus" (etçil ve 12 metre boyundaki bir dinozor türü) iskeleti görülseydi, bu hangi vahşi hayvana benzetilebilirdi sizce? Bu iskeletin bir ejderhaya ait olduğuna inanıl­ması olasılığı, bir dinozor iskeleti olduğunun düşünülmesi olasılığın­dan daha ağır basıyor.

Geçmişe ve efsanelere baktığı­mızda, fosiller dışında, yaşayan canlıların da "canavar" olarak algı­lanmış oldukları görülüyor. Örne­ğin kürek balığı, deniz canavarı ola­rak anılırken, devasa mürekkep ba­lıkları da "Kraken" adıyla korku filmlerinin vazgeçilmez unsurunu oluşturuyor.

O dönemdeki insanların dünyayı yo­rumlama şekillerinin bir sonucu

Dr. Milner, bu tür efsanelerin ar­kasındaki akılcı açıklamaları, "o dönemdeki insanların dünyayı yo­rumlama şekillerinin bir sonucu" olarak nitelendiriyor. Bu efsanele­rin çoğu geçmişte kalmış gibi gö­rünüyor, ama günümüze kadar sü­regelmiş canavar sırları da var... Bilimadamları ve uzmanlar, "Nes­sie" ve "Yeti" gibi günümüzde çokça tartışılan yaratıklarla ilgili bulguları da gözden kaçırmamaya çalışıyorlar. Çünkü, bugün dünya üzerinde 30 milyonun üzerinde tür barınıyor ve bilimadamları bunla­rın sadece bir kısmını keşfedebil­miş durumda... Bu durum da, için­de bulunduğumuz bilim ve tekno­loji çağında neden hala canavar ef­saneleriyle vakit geçirdiğimize açıklık getiriyor...

Ejderhalar: Eski dinozorlar...

Efsane:

Ejderhalar, genellikle Uzakdoğu hikayelerinin vazgeçilmez kahramanlarıdır. Çin ejderhalarında dört tırnak bulunur. Ancak imparatorluğu simgeleyen ejderhada beş tırnak vardır. Üç tırnaklı ejderhalar genellikle Japon ejderhalarıdır.

Gerçek:

Ejderhaların kaynağını Çin'den alması çok doğal... Çünkü, dinozor kemikleri ilk kez 2.000 yıl önce bu bölgede bulundu. Çinliler, ejderhanın ruhsal özelliklere sahip olduğuna inanırlardı. Bugün, insanlar halen dinozor fosillerini geleneksel büyü iksirleri için kullanıyorlar.

Ejderhalar, dinozor fosillerinin bir efsaneye nasıl dönüşebileceğinin en güzel örneklerinden biri... Günümüzde yaşayan Komodo ejderi gibi sürüngenler, bu fikrin hiç de yabana atılmayacak bir fikir olduğunu kanıtlıyor.

Vahşi karadam Yeti: Yoksa goril mi?

Efsane:

Ayı benzeri bu yaratıkla­rın hikayesi, 1951 yılında Shipton'un Everest seferinden sonra kamu­oyunun ilgisini çekti. Bu yaratık Hi­malayalar'da 'Yeti" adıyla anılıyor, benzer birçok ak­rabasının da olduğu be­lirtiliyordu. Bu tür yara­tıklara Kuzey Amerika'da "Bigfoof" (Büyük ayak), Çin'de "Yeren", Vietnam'da "Nguoi Runbg" ve Sumatra'da "Orang-Pen­dek" adı veriliyor... Hikayeleri ise genelde birtakım ifadelere ve yerel efsanelere dayanıyor.

Gerçek:

Bilimadamları bulguları araştırmaya devam ediyor. Sir Edmund Hillary, 1960'larda bir Tibet manastırından Yeti kafa derisi olduğu söylenen bir deriyi inceledi, ancak Ulusal Doğa Tarihi Müzesi bunun keçi derisi olduğunu anladı. Ayrıca postların, Himalaya­lar'da nadir olarak rastlanan bir tür olan mavi ayılara ait olduğu belir­lendi.

1978 yılında oksijen tüpü kullan­madan Everest'e tırmanan ve 1986 yılında Yeti ile karşılaştıktan sonra yaşamını bu yaratığın esrarını çöz­meye adayan Reinhold Messner'in açıklamaları daha aydınlatıcı: Messner, kitabında, binlerce yıldır Tibetlileri korkutan bu canavarın zannedildiği gibi bir maymun-insan değil, irice bir tür ayı olduğunu or­taya koyuyor. Üstelik Tibet'te ve Ne­pal genelinde bu tür 1.000 kadar ayının bulunduğu belirlendi. Kaldı ki, Yeti'nin görüldüğü bölge, günü­müz gorillerinin iki katı büyüklüğün­deki "Gigontopithecus" adlı goril tü­rüne de ev sahipliği yapıyor. Tibet toplumunda çok eskilere dayanan bu efsane, eski dönemlerde yaşa­yan insanların, bilmedikleri hayvan türleri ile ilgili yarattıkları efsaneler arasındaki yerini alıyor.

Serpeni: Deniz yılanı

Efsane:

Denizciler yüzyıllarca deniz yılanı gördüklerine dair hi­kayeler anlattılar. Açıklamaların­da yılana çok benzeyen, kimi za­man hörgücü bulunan bir yaratı­ğın varlığından bahsedip durdu­lar. "Denizlerin Gizemi: Büyük Deniz Yılanı" isimli kitabın yazarı J.G. Lockhart, geçen yüzyıl içeri­sinde deniz yılanları ile ilgili iki güvenilir bilginin bulunduğunu id­dia ediyordu. Bunlardan ilki, 1857 ve 1875'e diğeri ise 1905 yılına ait raporlardı. Yazarın açıklamaları şöyle: "Birçok tanığın anlattıkları, birbirleriyle göze çarpan bir ben­zerlik gösteriyor. Anlatılanlar doğrultusunda bunun, yılan gibi kıvrılabilen, sıralı hörgücü bulu­nan, baş kısmı at kafasına benze­yen ve vücudunun alt kısmı be­yaz, üst kısmı ise siyah olan bir yaratık olduğu ortaya çıkıyor..."

Gerçek:

Şanslı görgü tanıkları­nın Viktorya dönemi abartısı içe­ren ifadelerine konu olan canlı, as­lında bir 'kürek balığı"ydı... Çok na­dir olarak görülen bu canlıya, ok­yanus yüzeyinde sıklıkla rastlan­mıyor. Üç ya da dört metre uzunlu­ğundaki kürek balıklarının, gümü­şü andıran parlak bir derileri ve açık kırmızı yüzgeçleri var. Çok il­ginç bir görünümlerinin olduğunu belirten Dr. Angela Milner, bu can­lının derin deniz hayvanı olmasın­dan dolayı çok nadir olarak görüle­bileceğini kaydediyor. Ayrıca bir yüzyıl içinde bu hayvanın canlı olarak en fazla üç kez görülebile­ceğini belirtiyor. İç sularda da bu­na benzer yapıda bir çok efsaneye rastlamak mümkün... Bunların ara­sında en ünlüsü Loch Ness cana­varı... Ancak bu başka bir hikaye­nin konusunu oluşturuyor.

Loch Ness canavarı...

Efsane:

1930'lardan beri çe­şitli kereler görülen ve fotoğraf­lanan, uzun boyunlu, küçükbaşlı ve dört ayağı küreğe ben­zeyen bir sürüngen olan "Plesiosaur"un, Loch Ness'in derin sularında yaşadığı ortaya çıktı. Uzun boyunlu sürüngenin 180 milyon yıl önce dinozorlarla bir­likte yaşadığı belirtiliyor.

Gerçek:

Tarih öncesi fosiller birçok efsaneyi açıklıyor, ancak bu olayda yetersiz kalıyor. Dr. Angela Milner, bilinen en son Plesiosaur'un bundan 65 milyon yıl önce ölmüş olması gerektiğini ileri sürüyor. Nessie'nin, Buzul Çağı'nda hayatta kalmış ve o dö­nemlerde oluşan ve Loch Ness'i kendisine mekan seçmiş bir ör­nek olabileceği belirtiliyor.

Tek boynuzlu at: Unicorn

Efsane:

Boynuzlu atın hikayesi­ne dünyanın dört bir yanında rast­lamak mümkün... Hikayelerin en eskisi M.Ö. 400'lü yıllara rastlıyor. Ancak tek boynuzlu atla ilgili söy­lentilerde, atın büyüklüğü ve hu­yuyla ilgili değişiklikler var... Boy­nuzunun uzunluğunun 2,5 cm. ile 1,5 m. arasında değiştiği, kiminin iyi huylu ve oyuncu, kiminin ise vahşi ve yırtıcı bir yapıda olduğu anlatılanlar arasında...

Gerçek:

Boynuzun, bir deniz memelisi olan deniz gergedanına ait olduğunu söylemek daha akıl­cı... Ayrıca 10.000 yıl önceye kadar "Elasmotherium" adıyla anılan ve gergedana benzeyen bir at türü­nün de varlığı biliniyor. Ortado­ğu'da yaşayan bir antilop olan "Be­yaz oryx"in de boynuzlu atın aslı olabileceği söylenebilir. Çünkü, boynuzları farklı yönlere bakan bu hayvana yandan ya da uzaktan ba­kıldığında tek ve uzun bir boynuz görüntüsü ortaya çıkıyor.

Khimaira: Deniz masalı?

Efsane:

Birden fazla hayvandan oluştuğu anlatılan bir yaratık olan Khimaira'nın yaşadığı yerin de Lykia'da Olympos (bugün Çıralı) arkasındaki Yanartaş olduğu söy­leniyor. Kökenini Yunan mitoloji­sinden alan canavarı Hesiodos şöyle anlatıyor: "Khimaira'yı da doğurdu Ekhidna, söndürülmez ateşi üfleyen Khimaira'yı, korkunç ve büyük, hızlı ve güçlü, bir yerine, üç kafalı Khi­maira'yı: Biri azgın bakışlı arslan kafası, öteki keçi, öteki yılan, ej­derha kafası..." Buna benzeyen başka hayali vahşi hayvan çeşitle­ri de mevcut... Örneğin, Harpyalar  (yüzü ve vücudu kadına, kanatları ile ayakları kuşa benzer canavar), Kentauraslar (insan başlı at biçi­mindeki yaratıklar) ve birçok hay­vandan oluşan sfenksler...

Gerçek:

Bu efsaneleri yaratan ve sürdüren kişilerin Viktorya dönemi gemicileri olduğu biliniyor. Birbirlerini eğlendirmek için denizciler,  folya, balığı, vatoz ve kedi balığının derilerini kurutarak maske ya­par, kendilerini esra­rengiz şekillere ve korkunç yaratıklara dönüştürürlerdi. Ve deniz masallarını dinleyen ve gören halk da evlerine döndüklerinde bu hikayeleri ve uydurmacaları anlatırlardı. Böylece dilden dile dolaşan hikayeler destana dö­nüştü.

Korkunç tepegözler: Kykloplar

Efsane:

Eski Yunan'dan kaynağını alan tek gözlü vah­şi bir tür olan Kykioplar'ın hikayeleri de nesilden nesile anlatıldı. Yunan mitolojisinde bu yaratıkla­rın üç türünden söz ediliyor: Biri Gaia ile Ura­nos'un oğulları göksel Kykloplar, öbürleri Odyssaia'da adı geçen Polyphemos gibi Si­cilya'lı Kykloplar, sonuncuları da kaynak­lan Lykia'da bulunan duvarcı Kykloplar...

Gerçek:

Cüce filler ya da "Zygolopho­don", 1.000 yıl kadar önce Akdeniz çevresinde yaşayan bir türdü... Ka­fatasları insanınkinden iki kat daha büyük olan bu fil türünün burun açıklığında, tarih boyunca yanlış yorumlamalara neden olacak yuvarlak bir delik bulunurdu. Asıl gözler daha küçüktü ve kafatası­nın iki yanında yer alırdı. Bugün bu tür hakkında yeterince bilgimiz var, ancak o zamanlar böyle bir kafatasının farklı yorumlamalara neden olması da çok doğal görünüyor...

Uzun boylu, "Yüz kollu" devler.

Efsane:

Çok uzun zaman önceleri, Arnold Schwarzenegger'den bile iri ve uzun boylu insanların yaşadığı biliniyor. Bunların çoğuna Yu­nan mitolojisinde, İncil'de ve masallarda rastla­mak mümkün. Mitolojide Olymposlular'ın salta­natlarını ancak kendilerinden önceki kuşakla on yıl süren bir savaştan sonra kurabildikleri anla­tılıyor. Bu başarının da ancak 'Yüz Kollu Devler"in yeraltındaki hapishanelerinden çıkartılmalarıyla sağlanabildiği belirtiliyor...

Gerçek:

Bu efsanelerin de kaynağını, dinozor kemikleri ve dev maymunların iskeletlerin­den aldığını söylemek herhal­de yanlış olmaz... Ancak in­sanların eski eserlere baka­rak "bir zamanlar büyük dev­lerin yaşadığı"nı düşünmeleri çok doğal... 2,75 metrelik in­sanların varlığı da bu efsanelerin nedeninden biri. Bu tür uzun insanla­rın varlığının zaman içinde abartıla­rak hikayelere dönüştürülmüş olma­sı da diğer bir teori...


powered by SitelinkxBu posta 1448 defa okundu