KITABI OZETLEYENIN NOTU
Değerli Kardeşlerim/Dostları m ve
Arkadaşlarım,
Dr. Alev COŞKUN’un, 4. Baskısı Kasım 2008’de yapılan, 480 sayfalık “SAMSUN’DAN ÖNCE BİLİNMEYEN 6 AY” adlı son kitabını 35 sayfada derleyerek sizlerle paylaşmak istedim.
Dr. Alev COŞKUN, daha önce yayımladığı “KUVAYI MİLLİYE’NİN KURULUŞU” adlı kitabıyla yakın tarih araştırmalarına başlamıştı.
Bu kez, Atatürk’ün, “Mondros Bırakışması”nın ardından, geldiği
İstanbul’da geçirdiği altı ayın perdesini aralamakta ve “6 AY” adlı ilginç
kitabı ile okurlarıyla buluşmaktadır.
Bu kitabında, aslında yalnız o günün tarihini değil, aynı zamanda sosyolojik, politik ve ekonomik analizini de yapmaktadır.
Bu kitabında, aslında yalnız o günün tarihini değil, aynı zamanda sosyolojik, politik ve ekonomik analizini de yapmaktadır.
Sunuş bölümünde gerekçesini şöyle vurgulamaktadı r:
Bu inceleme neden yapıldı?
İki sebebi var.
Öncelikle, Atatürk’ün Samsun’a hareket etmeden önce İstanbul’da geçirdiği zaman dilimi fazla bilinmiyor. Oysa Atatürk, girişeceği büyük Anadolu İhtilali’ni bu sırada düşündü ve planladı.
İkincisi, son yıllarda, kendilerine “ikinci Cumhuriyetçi”, “liberal” ya da “dinci” adı verilen kesimde bir alternatif tarih yaratma akımı belirdi. Bu yazarlar genel olarak Mustafa Kemal’in yaptıklarını küçümsemek için olur olmaz iddialar ortaya atıyorlar... Ulusal savaşın önemini azaltmak, orasından burasından kemirerek soru işaretleri yaratarak Atatürk’ü küçültmek, karşılığında özellikle son Pâdişah Vahdettin’i yüceltmek yolunu tutuyorlar.
Bu kitap, yıllar süren sabırlı bir incelemenin ürünüdür. Her yargının, her iddianın altında da muhakkak dipnot vardır, muhakkak belge vardır... Kitabın adı 6 Ay’dır. Çünkü Atatürk’ün Anadolu’da yapacağı eylem İstanbul’da kaldığı bu 6 ayda biçimlendi, nitelik kazandı.
Bir roman akıcılığıyla okunabilen bu yapıtın, satın alarak tamamını okuyabilmeniz dileğiyle, sağlık ve esenlikler dilerim.
Derleyen: Halit YILDIRIM
12 Mart
2009
***
(SAMSUN’DAN ÖNCE
BİLİNMEYEN) 6 AY
Alev COŞKUN
Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa,
değişmeyen hakikat insanlığı
şaşırtacak mahiyet alır...
ATATÜRK
SUNUŞ
Bu kitap ne klâsik bir tarih kitabıdır, ne de tarihsel bir romandır.
Kitap, Atatürk’ün Samsun’a hareketinden önce İstanbul’da yaşadığı 6 ayın nefes kesen öyküsüdür. Bu zaman diliminde yer alan olaylar derinlemesine inceleniyor, ilişkilerin nesnel ve psikolojik arka planı mercek altına alıyor.
Bu inceleme neden yapıldı? İki sebebi var.
Öncelikle, Atatürk’ün Samsun’a hareket etmeden önce İstanbul’da geçirdiği zaman dilimi fazla bilinmiyor. Oysa Atatürk, girişeceği büyük Anadolu İhtilali’ni bu sırada düşündü ve planladı.
İkincisi, son yıllarda, kendilerine “ikinci Cumhuriyetçi”, “liberal” ya da “dinci” adı verilen kesimde bir alternatif tarih yaratma akımı belirdi. Bu yazarlar genel olarak Mustafa Kemal’in yaptıklarını küçümsemek için olur olmaz iddialar ortaya atıyorlar... Ulusal savaşın önemini azaltmak, orasından burasından kemirerek soru işaretleri yaratarak Atatürk’ü küçültmek, karşılığında özellikle son Pâdişah Vahdettin’i yüceltmek yolunu tutuyorlar.
Bu konularla ilgili belgeler üzerinde incelemeler yaparken, Atatürk’e verilen ve geniş yetkilerle donatılmış görev kararnamesinin, pâdişah tarafından değil Atatürk’ün bizzat kendisi tarafından oluşturulduğunu, kararnamenin önemli noktalarını Atatürk’ün bizzat dikte ettirip yazdırdığını saptadığım zaman, destansı millî mücadelemiz hakkında bilgilerimizin yeterince derin olmadığına inandım.
İnanılması güç bir diğer nokta şudur: Atatürk, Mondros Ateşkesi’nden sonraki bunalımlı günlerde Harbiye nazırı olmak istiyordu. Bunun altında yatan temel nedenleri ortaya çıkarmaya çalışırken, Atatürk’ün son çare olarak Pâdişah Vahdettin’i Anadolu’ya geçirip, millî mücadeleyi padişahla birlikte yönetmek istediği gerçeğiyle karşılaşınca, epeyce şaşırdım.
Bu kitap, yıllar süren sabırlı bir incelemenin ürünüdür. Her yargının, her iddianın altında da muhakkak dipnot vardır, muhakkak belge vardır... Kitabın adı 6 Ay’dır. Çünkü Atatürk’ün Anadolu’da yapacağı eylem İstanbul’da kaldığı bu 6 ayda biçimlendi, nitelik kazandı.
Atatürk, 19 Mayıs 1919’dan önceki dönemi de içine alan anılarını, Nutuk’tan yaklaşık bir buçuk yıl önce Hakimiyet-i Milliye ve Milliyet gazeteleri başyazarları Falih Rıfkı Atay ve Mahmut Soydan’a yazdırmıştır.
Bu anılar, Nutuk’tan bir önceki dönemin aydınlatıcısı ve Nutuk’un tamamlayıcısı olarak değerlendirilmelidir . Bu nedenle kitabımızda temel kaynak olarak kullanılmıştır.
O döneme ait İngiliz Devlet Arşivi Belgeleri artık gün yüzüne çıktı. Bu belgeleri geniş olarak kullanan Alman bilim adamı Prof. Dr. Gothard Jaeschke, araştırmacı yazar Bilal N. Şimşir ve Prof. Dr. Salahi S. Sonyel’in kitapları da kaynak olarak ele alınmıştır.
Bu araştırma temel olarak 30 Ekim 1918 Mondros Ateşkes Antlaşması’ndan başlıyor. Kasım-Aralık 1918; Ocak, Şubat, Mart, Nisan, Mayıs 1919 aylarındaki gelişmeler ayrı ayrı ve tarihlere sadık kalınarak inceleniyor.
Kitapta Mustafa Kemal ismi daha sık kullanılmıştır. Çünkü Kasım 1918-Mayıs 1919 arasında Atatürk adı henüz ortada yoktu.
Bu araştırma, Atatürk’ün zorluklarla, acılarla, hüzünle, ancak hazırlıkla dolu dolu geçen ve Millî Mücadele’nin altyapısının planlandığı, Samsun’a gitmeden önceki 6 aylık yaşamına ve çalışmalarına ışık tutmaya yarayacaktır.
Alev Coşkun-Eylül 2008
GİRİŞ
Genç yaşında Ordular Komutanlığı rütbesine yükselen
Mustafa Kemal, 13 Kasım 1918’de geldiği İstanbul’dan 16 Mayıs 1919’da
ayrıldı; dolu dolu altı ay... Üzüntülü, acılı, tehlikelerle dolu altı
ay...
Zaman zaman köşesine çekilip kendini dinledi. Olup bitenleri yeniden değerlendirdi. O günleri yaşamış olan Prof. Bayur “Mustafa Kemal en büyük siyasal yeteneğini İstanbul’da geçirdiği bu altı ay boyunca göstermişti,” der.
Mustafa Kemal’in İstanbul’daki ana stratejisi ve kullandığı söylem: “Yurdumuz, milletimiz en zor günlerini yaşıyor, el birliği ile yurdu kurtaralım, öbür işleri sonra düşünürüz,” biçiminde özetlenebilir. Yurdun ve milletin kurtuluş ve esenliğini hedefleyen bu sözler, İttihat Terakki ile Hürriyet ve İtilaf Partisi ileri gelenlerini, hâttâ padişahçıları bile yumuşatıyordu.
İstanbul’daki Faaliyetlerin Üç Ana Aşaması
Mustafa Kemal’in bu kitapta ele alınacak İstanbul’daki faaliyetleri üç ana aşamada özetlenebilir.
Birinci Aşama: Siyasal Girişimler
Bu aşamada, Mustafa Kemal hükümette yer alıp Harbiye (Savaş) bakanı olmak için çalışmalar yapmıştır. Yasal yollardan siyasal girişimlerde bulunmuştur. Sivil giysileriyle meclise gitmiş, milletvekilleriyle toplantılar yapmıştır.
İkinci Aşama: İhtilalci Darbe Girişimleri
Birinci yolun gerçekleşmesinin olanaksızlığı anlaşılınca, Mustafa Kemal ve arkadaşları ihtilalci metotlara yönelmişlerdir. Hükümeti darbe yaparak devirmek ve Kuvay-ı Milliyecilerin yer aldığı bir hükümetin oluşmasını sağlamak için ihtilalci yöntemler aramışlardır. Bunu gerçekleştirmek için bir İhtilal Komitesi kurmuşlardır.
Üçüncü Aşama: Anadolu’ya Geçiş Kararı
Her iki metodun, daha doğrusu barışçıl ve ihtilalci yolların denenmesi ve her çareye başvurulmasına karşın hükümette görev almanın olanaksızlığı ortaya çıkınca Anadolu’ya geçme planları yapılmaya başlanmış ve buna bağlı olarak Anadolu’da verilecek bağımsızlık savaşının kadrosunun oluşturulması için çalışmalara girişilmiştir.
İlişkiler Zincirini En Üst Düzeyde Kullanmak
Mustafa Kemal bu aşamalar sırasında eşzamanlı ve iç içe olarak özellikle pâdişah, İngilizler, İtalyanlar, eski politikacılar, gazeteciler, eski komutanlar, genç subaylarla ilişkisini hiçbir noktada yitirmemiş, hep canlı tutmuştur.
I. DÜNYA SAVAŞI’NIN SONA ERMESİ
Osmanlı İmparatorluğu, Ekim 1914’te âdeta sürüklenircesine girdiği I. Dünya Savaşı’ndan, 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması’yla ve çok büyük kayıplar vererek çıkabildi.
Osmanlı orduları dört yıl süren bu zorlu savaşta, birbirinden çok uzak yerlerde Çanakkale, Kafkasya, Irak, Suriye, Filistin, Hicaz, Yemen, Süveyş Kanalı, Makedonya, Galiçya ve Romanya cephelerinde savaştı.
Neden bu kadar çok cephede savaş!.. Çünkü Osmanlı hükümeti o sırada Almanların güdümündedir; amaç, Almanya’nın yararları için on bir ayrı yerde cephe açarak İngilizleri uğraştırmaktır.. .
Ege Denizi’nde Limni Adası’nın Mondros limanında, İngilizlere ait Agamemnon zırhlısında yapılan görüşmeler sonunda imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması, “ateş kesme” ya da “silahları bırakma” kavramlarının çok ötesinde, siyasal nitelikli, önemli maddeler içeriyordu. Bu anlaşma, bir ateşkes değil, açıkça siyasî bir anlaşmaydı ve I. Dünya Savaşı galiplerinin, bir uçtan öbür uca Türk yurdunu işgal etmek istediklerini gösteriyordu.
Mondros Ateşkes Antlaşması, Türklerin belki de tarih boyunca imzaladığı en ağır şartları taşıyan bir antlaşmadır. 30 Ekim 1918’de ateşkes imzalandığında Atatürk, Suriye-Irak cephesinde Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı’nda 7. Ordu’nun komutanıydı.
30 Ekim 1918’de ateşkes antlaşmasının imzalandığı, Savaş bakanlığı tarafından tüm askeri birliklere bildirilmiş ve ateşkes koşullarına kesinkes uyulması istenmişti.
Mustafa Kemal kendisine bağlı askeri birliklere bir talimat gönderdi ve işgallere karşı çıkılmasını istedi. Verdiği emirlerle Mustafa Kemal, fiilen Mondros Ateşkesi’nin hükümlerine karşı çıkıyor, aslında ileriye dönük önlemler alıyordu.
İstanbul hükümetinin göremediği, ama Mustafa Kemal’in öngördüğü işgaller birkaç gün içinde başlamıştı. İngilizler öncelikle İskenderun’a yöneldiler.
İngilizler Mondros Ateşkes Antlaşması’ndan sonraki bu kısa sürede Osmanlı hükümetine karşı önce yumuşak davrandılar. Çanakkale Boğazı’ndaki mayınların temizlenmesini beklediler ve 6 Kasım 1918’de, Çanakkale Boğazı’ndan savaş gemilerini hiçbir engelle karşılaşmadan geçirdiler ve İstanbul’a doğru yöneldiler. 8 Kasım 1918’de de petrol bölgesi Musul’u işgal ettiler. Onlar için artık her şey yolundaydı.
Ne yazık ki, gelişmelerin özünü İstanbul hükümeti anlayamıyor ve İskenderun konusunda sert tavır takınan Mustafa Kemal’i suçlu görmek yoluna gidiyordu.
Yıldırım Orduları Dağıtılıyor ve Mustafa Kemal İstanbul’a Çağırılıyor
İstanbul, Mustafa Kemal’in karşı çıkışlarından hiç de memnun değildi. İngilizler ne isterse yerine getirilmeliydi. Bu nedenle Yıldırım Orduları Grubu 10 Kasım 1918 günü dağıtıldı, böylece Mustafa Kemal’in on bir gün süren ordular komutanlığı elinden alındı ve İstanbul’a geri çağırıldı.
Ulusal Bağımsızlık Savaşı’nın Başlangıcı
Ulusal Bağımsızlık Savaşımız genellikle, 19 Mayıs 1919 tarihiyle başlatılır. Oysa Prof. Dr. Stanford J. Shaw, “Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye” adlı iki ciltlik ve daha sonra yayımlanan İngilizce “From Empire to Republic” adlı 5 ciltlik eserinde, “Türk Bağımsızlık Savaşı”nın başlangıç tarihini Kasım 1918 olarak gösterir.
Mustafa Kemal’in Mondros Ateşkesi’nden hemen sonra İstanbul hükümeti ile tartışma açması, Mondros Ateşkesi’nin koşullarına karşı çıkması, İskenderun limanına çıkacak olan İngiliz güçlerine engel olmak için silahla karşılık verilmesini emretmesi ve sonunda Ali Fuat Paşa ile görüşüp, ileriye dönük direniş örgütü kuruluşunun ilk önlemleri alması, “Türk Bağımsızlık Savaşı”nın tohumlarının atıldığını gösteriyordu.
MUSTAFA KEMAL İSTANBUL’DA
Mustafa Kemal, soğuk bir Kasım günü İstanbul-Haydarpaş a tren istasyonuna vardığında, kendisini sâdece yakın arkadaşı Dr. Rasim Ferit Bey (Talay) karşıladı. Tarih 13 Kasım 1918 Çarşamba’dır.
Yanında yaveri Cevat Abbas’la birlikte Adana’dan başlayan ve üç gün süren uzun tren yolculuğunda Mustafa Kemal çok düşünceliydi.
Haydarpaşa Garı’ndan eski ve küçük bir motorla işgal gemilerinin arasından geçerek Sirkeci yönüne doğru giden Mustafa Kemal’in içinde bulunduğu ruh halini anlamak pek de güç değildir.
Çanakkale’de yenilerek yüz geri edilen bu donanma işte şimdi, hiçbir engelle karşılaşmadan İstanbul’a gelip demirlemişti. Düşman gemileri arasından boynu bükük geçen 37 yaşındaki genç Mustafa Kemal’in ruhunda yaşadığı fırtınalar...
İşte, boynu bükük Mustafa Kemal’in bu acı tablo karşısında dışavuran duygularını yansıtan üç kelime...“Geldikleri gibi giderler!”
KASIM-ARALIK 1918
1918 Kasım ayının 13’ünde İstanbul’a gelen Mustafa Kemal nasıl bir siyasal durumla karşı karşıyadır? Bunu anlayabilmek için 1918 yılının Kasım ayı başlarındaki genel duruma bakmamız gerekir.
29 Eylül 1918’de önce Bulgaristan sonra Almanya ateşkes isteğini resmen açıkladı. Bu durum karşısında, 5 Ekim 1918’de Osmanlı devleti de ateşkes isteğini resmen açıklamak zorunda kaldı. Mondros Ateşkes antlaşması 30 Ekim 1918’de imzalanacaktı .
Yakın arkadaşları, nerede olursa olsun Mustafa
Kemal’e İstanbul’daki siyasal gelişmelerle ilgili bilgi aktarmışlardır. Bu
bağlamda Atatürk’ün yakın arkadaşlarından Dr. Rasim Ferit Bey (Talay),
İstanbul’daki son durumu, Tevfik Paşa’nın hükümet kurmakta karşılaştığı
güçlükleri, o sırada Halep civarında bulunan 7. Ordu Komutanı Mustafa
Kemal’e bildirmişti.
Hemen harekete geçen Mustafa Kemal, Dr. Rasim Ferit Bey’e “şifreli ve çok gizli” kaydıyla gönderdiği telgrafın zaman geçirmeden padişahın başyaveri Albay Naci Bey’e ulaştırılmasını istemişti.
Hemen harekete geçen Mustafa Kemal, Dr. Rasim Ferit Bey’e “şifreli ve çok gizli” kaydıyla gönderdiği telgrafın zaman geçirmeden padişahın başyaveri Albay Naci Bey’e ulaştırılmasını istemişti.
Bu telgrafta Mustafa Kemal siyasal bir girişimde bulunuyor, öneriler yapıyor, hükümette yer alması gereken kişilerin isimlerini sayıyor, kendisine hükümette yer verilmesini istiyordu.
Bu telgrafı alan Dr. Rasim Ferit Bey hemen Dolmabahçe Sarayı’na giderek telgrafı Başyaver Albay Naci Bey’e iletti. Başyaver Naci Bey o sırada Ahmet İzzet Paşa’nın hükümeti kurmak üzere padişahın huzurunda olduğunu söyledi. Telgrafı padişaha ulaştırmanın tam zamanıydı; Başyaver Naci Bey içeriye girerek telgrafı padişaha sundu.
14 Ekim 1918’de Ahmet İzzet Paşa kabinesinde, Atatürk’ün önerdiği Fethi Okyar içişleri Bakanı; Rauf Orbay Bahriye Bakanı; Hayri Bey Şeyhülislam olarak görev aldılar, ama Mustafa Kemal’e yer verilmemişti. Bu konuda İttihat ve Terakki’nin önemli kişilerinden gazeteci Hüseyin Cahit şunları yazmaktadır.
“Mağlubiyet gerçekleşmişti. Harbi yapan kabine, hükümet mevkiini terk ediyordu. Zihinlerde ve ruhlarda endişe ve ıstırap vardı. Enver’in sesi hâlâ kulaklarımdadı r. Padişaha kabinesinin istifasını götürecek Talat Paşa’ya: ‘Harbiye Nezareti için Mustafa Kemal’i tavsiye et. Harbiye’ye o gelmelidir. Ondan başka orduyu toparlayacak kimse yoktur,’ diyordu.
Evet onu tanıyanlar, Mustafa Kemal’i Harbiye Bakanı olarak görmek istiyorlardı, ama bu arada hükümet kurulmuş, Ekim ayının sonunda Mondros Ateşkes Antlaşması da imzalanmıştı. Artık olanlar olmuştu. Mustafa Kemal de İstanbul’a gelmişti. Şimdi gelişmeleri izleyelim:
Ahmet İzzet Paşa’yı Ziyaret
Mustafa Kemal 13 Kasım 1918’de İstanbul’a gelince, doğru Pera Palas Oteli’ne gitti, yerleşti. En kısa sürede eski arkadaşı Rauf Orbay’la buluştu.
Sadrazamlıkta bir ay kadar kaldıktan sonra istifa eden Ahmet İzzet Paşa henüz sadrazamlık konağından ayrılmamıştı. Çünkü sadrazamlığa atanan Tevfik Paşa henüz meclisten güvenoyu almamıştı.
Hükümet listesi meclise sunulmuştu; ancak henüz güvenoyu almamış olan Tevfik Paşa’nın güvenoyu alması engellenebilir miydi? Böylece İzzet Paşa yeniden başbakanlığa getirilebilir miydi?
Eldeki olanaklar kullanılarak, İzzet Paşa’nın tekrar hükümet kurması için çalışmalar yapılmalıydı.
İstanbul’a gelişinin ertesi günü yoğun olarak hükümet çalışmaları içine giren Mustafa Kemal, bir gün sonra, 15 Kasım 1918 Cuma günü, Cuma selamlığında Pâdişah Vahdettin’le görüştü. Padişaha, hükümet konusunda yaklaşımda bulundu ise de, pâdişah o konulara girmek istemedi. Bu görüşme bir bakıma, cepheden yeni dönen Mustafa Kemal Paşa’nın padişaha gelenek gereği bağlılık gösterisinden ileriye geçemedi.
Mustafa Kemal Kafasındaki Modeli Padişaha Anlatabilir mi?..
Mustafa Kemal 18 Kasım 1918 Pazartesi günü mecliste yapılan oylamayla Tevfik Paşa hükümetinin güvenoyu alacağı anlaşılınca, padişaha gidip olan biteni ve kafasındaki hükümet modelini içtenlikle anlatmak istiyor.
Görüşme isteminin altında, Pâdişah Vahdettin’le Almanya seyahati sırasında geliştirdiği yakın ilişkiye olan güveni yatmaktadır. Ayrıca Vahdettin, çok kısa bir süre önce 22 Eylül 1918’de kendisine “olağanüstü hizmetleri ve 7. Ordu’yu imhadan kurtardığı için fahri (onursal) yaverlik” unvanını vermiştir. Bu nedenlerle, Vahdettin üzerinde etkili olabileceğini sanmaktadır.
Ancak en kısa sürede, belki de 24 saat içinde konuşma olanağını elde edeceğini sanan Mustafa Kemal’e dört gün sonrası için, 22 Kasım 1918 Cuma gününe, Cuma namazı sonrası Cuma selamlığında randevu verildi. Şimdi olan biteni yine Mustafa Kemal’in anlatımından izleyelim:
“Cuma selamlığına gittim; namazdan sonra oradaki salona davet eden Vahdettin’le, dışarıda dinleyenler tarafından çok uzun olarak yorumlanmış bir görüşmede bulunduk.
Gerçekten görüşme, zaman itibârıyla uzun sürdü, ancak fikir alışverişi itibârıyla pek kısa olmuştur. Ben tahmin edebileceğiniz temel üzerinde onu aydınlatmak ve uyarmak için giriş yaparken, o çok usta bir biçimde açıklamama öncelik aldı. Dedi ki:“Ordu Seni Çok Sever...”
- Ordunun kumandan ve subayları eminim ki, seni çok severler, bana güvence verir misin ki, onlardan bana bir fenalık gelmeyecektir?
Birdenbire böyle bir sorunun maksat ve anlamını kavrayamadım. Sordum:
- Ordu tarafından aleyhinizde harekete ait bilgi ve
özel istihbaratınız mı var, efendim?
Gözlerini kapadı. Olumlu ya da olumsuz cevap vermedi, aynı soruyu tekrar etti. Cevap verdim:
Gözlerini kapadı. Olumlu ya da olumsuz cevap vermedi, aynı soruyu tekrar etti. Cevap verdim:
- Gerçekte, ben İstanbul’a geleli birkaç gün oldu,
buradaki durumu yakından bilmiyorum, fakat ordu kumandan ve subaylarında,
zatı şahanenizle karşı karşıya bulunması için bir sebep olabileceğini
sanmıyorum.
Çok belirsiz, üstü kapalı bir biçimde ilave etti:
Çok belirsiz, üstü kapalı bir biçimde ilave etti:
- Yalnız bugünden söz etmiyorum, bugünden ve
yarından.
Son cümle, bende bir kuşku uyandırdı, demek ki yarın padişahın öyle bir hareket yapma olasılığı vardır ki, ordu vatansever kumandan ve subayları üzebilirler.
...Pâdişah gözlerini açarken ayağa kalktı ve şu sözlerle görüşmeye son verdi:
Son cümle, bende bir kuşku uyandırdı, demek ki yarın padişahın öyle bir hareket yapma olasılığı vardır ki, ordu vatansever kumandan ve subayları üzebilirler.
...Pâdişah gözlerini açarken ayağa kalktı ve şu sözlerle görüşmeye son verdi:
- Siz akıllı bir kumandansınız, arkadaşlarınızı
aydınlatıp yatıştıracağınıza eminim.
Çok ümitsiz ve üzüntülü, fakat üzüntümün gerçek sebebini dahi anlayamamış halde Vahdettin’in salonundan çıktım.
Çok ümitsiz ve üzüntülü, fakat üzüntümün gerçek sebebini dahi anlayamamış halde Vahdettin’in salonundan çıktım.
İtiraf ederim ki, o anda bu bakışların manasını anlayamamıştım. Ancak bir iki gün sonra artık her sırrı öğrenmiştim. Bu geçen günler zarfında ne olmuştu, onu cümleniz bilirsiniz. Meclisi Mebusan feshedilmişti!”
İLİŞKİLER ZİNCİRİ
Mustafa Kemal, bir hafta on gün kadar kaldığı Pera Palas Oteli’nde, o kısa sürede çok yoğundu. Bir yandan meclisteki siyasal girişimler, padişahı ziyaret, öte yandan eski arkadaşlarıyla buluşmalar... Bu arada İngiliz generalleriyle etkileşimi ve bir İngiliz gazeteci ile görüşmesi önemlidir.
Mustafa Kemal’in Pera Palas’ta kaldığı ilk günlerde diğer bir grup İngiliz generali ile de bir ilişki olasılığı doğdu, ancak bu kez durum biraz değişikti. Mustafa Kemal o gece Pera Palas’ın restoranında masasında tek başına akşam yemeğini yemiş tam kahvesini ısmarlamak üzereyken, şef garson yanına geldi.
- Affedersiniz paşa hazretleri, biraz ötede İngiliz generalleri oturuyorlar. Sizi masalarına davet ediyorlar. Masamıza buyursun kahvemizi birlikte içelim diyorlar.
Mustafa Kemal’in yanıtı şöyle oldu:
- Onlara söyle, bizim geleneklerimize göre daveti ev sahipleri yapar. Onlar şimdi her ne kadar işgal kuvvetleri komutanları olsalar da bu ülkede yine misafirdirler. Burada ev sahibi benim. Geleneklerimize uysunlar, gelsinler ev sahibinin masasında, benim davetlim olarak kahvelerini içsinler, dedi.
Mustafa Kemal’in bu sözlerini şef garson olduğu gibi İngiliz generallere aktardı. Generaller bu yanıt karşısında masalarında kaldılar.
Casus Rahip Frew ile Görüşme
İstanbul’da Mustafa Kemal’in görüştüğü kişilerden birisi de İngiliz Rahip Frew’dü. Öncelikle Rahip Frew kimdir? Ona bakalım.
Mütareke yıllarında İngiliz gizli servisinin önemli bir üyesi olarak İstanbul’da çalışan İngiliz rahibi Frew çok etkiliydi; çok yetenekli ve azılı bir casustu.
Mustafa Kemal, Rahip Frew ile, İstanbul’daki Pera Palas Oteli Müdürü Mösyö Martin’in aracılığıyla iki kez görüştü. Bu görüşmelerde, Frew özellikle Ermeni tehciri (göç) konusu üzerinde durmuştur. İttihat ve Terakki’nin savaş sırasında, özellikle “tehcir” sırasında işlediği öne sürülen suçlardan sorumlu tutulması gerektiğini belirtmiş; Mustafa Kemal’i bu noktada inandırma ve yönlendirme gayreti içerisine girmiştir.
Öncelikle Rahip Frew ile yapılan görüşme için Mustafa Kemal’in anlatımına bakalım:
Davet günü Madam Martin’in salonundayız. Biraz sonra ‘Mösyö Frew’ dediler, içeriye giren zat oturduğum kanepenin soluna yerleşti. Fransızca konuşuyorduk:
-Ben çoktan beri Türkiye’de yaşayan bir ecnebiyim, diye söze başladı. Türkleri, daha doğrusu İttihat ve Terakki idaresini bizzat gördüm. Ne fecidir efendim, bilirsiniz. Umumi harpte şahit olduklarımı tekrar etmekten utanırım. Belki de hepsini anlatsam, medeniyet alemi Türkiye’yi mahveder!”
Bu sözler üzerine Mustafa Kemal, konuşmayı keserek şunları söyledi:
“- Fakat, siz benimle görüşmek istemişsiniz. Bu
hanım ve kocası aracılık ettiler. Sizinle konuşmamın faydalı olacağını
söylediler. Bana bunları söylemek için mi bu görüşmeyi
istediniz?
- İttihat ve Terakki’nin cinayetlerini evvela
tasdik etmelisiniz, diye karşılık verdi.
Mustafa Kemal yanıt verdi:
Mustafa Kemal yanıt verdi:
- Ben İttihat ve Terakki’nin temsilcisi
değilim.”
-Evet, İttihat ve Terakki’nin temsilcisi değilim.
Fakat müsaadenizle söyleyeyim ki İttihat ve Terakki vatansever bir cemiyet
idi. Başlangıcından çok az zaman sonrasına kadar ben de bu cemiyet
içerisinde bulundum. Cemiyet hiçbir vakit sizin bu aşağılamalarınızı hak
verdirecek bir nitelik almamıştır. Çok kusurları ve yanlışları olabilir.
Ama vatanseverliğ i, münakaşaların üstündedir.
Bu zatın bu buluşmayı niçin istediğini hâlâ anlamadım.
Bu zatın bu buluşmayı niçin istediğini hâlâ anlamadım.
Atatürk, Söylev’de Rahip Frew için “maceraperest bir İngiliz” nitelemesini yapmıştır, İngiliz Dostları Derneği’ni anlatırken “yapılan iş ve işlerden anlaşıldığına göre, derneğin başkanı Rahip Frew idi,” demiştir.
Ağustos 1918’de İstanbul’da kurulan İngiliz Dostları Derneği’nin başkanı olan Rahip Frew, daha sonra elde edilen belgelere göre Ulusal Kurtuluş Savaşı başlarında ortaya çıkan isyanların mimarlığını yapmıştır.Millî mücadele döneminde çıkan 21 önemli ayaklanmanın gerisinde bu derneğin olduğu belgelere bağlanmıştır.
Mustafa Kemal Pera Palas’tan Ayrılıyor
Pera Palas, o dönemde İstanbul’un en ünlü otelidir. Mustafa Kemal de İstanbul’a gelişinde hep bu otelde kalırdı. Henüz bir hafta on gün geçmişti ki, Pera Palas’taki durumundan tedirgin olmaya başladı. İşgal subayları otelde cirit atıyorlardı. Davet edildiği halde işgal kuvvetlerinden İngiliz generallerin masasına gitmediği duyulmuştu, sık sık üzerinde düşman gözleri duyumsuyordu.
Öte yandan, Pera Palas’ın fiyatı da yüksekti, parasal durum sürekli orada kalmasına olanak tanımıyordu. Mustafa Kemal’in Şişli’deki üç katlı eve taşınışı 8 Aralık 1918 Pazar günü ya da 16 Aralık Pazartesi günüdür.
Bu durumda Pera Palas oteliyle Salih Fansa’lardaki kalışı toplam 24 ya da 33 günlük bir dönemi kapsamış olmaktadır. Bunun bir hafta on günü Pera Palas’ta, iki haftalık bir bölümü de Fansa’ların konağında geçmiş oluyor. Daha sonra Şişli’de Halaskargazi Caddesi’ndeki Ermeni vatandaşı Madam Kasapyan’ın evi, Fansa’ların aracılığı ile bulundu ve kiralandı.
Mustafa Kemal, İstanbul’a geldiğinde bu aşamada en yakın ilişki içinde olduğu kişiler Rauf Orbay, Ali Fethi Okyar, İsmet İnönü ve İsmail Canbulat beylerdir.
Rauf Orbay bu ilk dörtlerin (Mustafa Kemal, Ali Fuat, İsmail Canbulat, Rauf Orbay) mütarekenin ilk günlerindeki çalışmalarını şöyle anlatmaktadır:
“Biz mustafa Kemal Paşa, Ali Fethi ve İsmail Canbolat beylerle ben Ahmet İzzet Paşa’nın konağında verdiğimiz karara uyarak tam bir ümitle... geceli gündüzlü çalışmaya koyulmuştuk.”
Bir başka yerde Orbay şöyle diyor:
“En yakın ve mahrem arkadaşları olarak yine Ali Fethi, İsmail Canbolat ve ben vardım. Hemen her gün buluşur, toplanır, konuşur, daha doğrusu dertleşirdik.
İsmet İnönü, o sırada Harbiye Bakanlığı müsteşarlığı görevindeydi, ayrıca barış koşullarını hazırlama komisyonuna başkanlık yapıyordu. Harbiye Bakanlığı’nda olup bitenden birinci elden bilgi sahibiydi, bu nedenle Mustafa Kemal’le sürekli görüşüyorlardı, ancak dikkat çekmemesi için de özen gösteriliyordu.
BASINLA İLİŞKİLER
Mustafa Kemal İstanbul’da kaldığı 6 ay içerisinde basını hiçbir zaman ihmal etmedi, basınla ilişkilerini belli bir düzeyde tutmaya çalıştı.
Minber Gazetesi
Minber gazetesi, Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalanmasından iki gün sonra, 1 Kasım 1918 Cuma günü yayınlanmaya başladı. Gazetenin kurucuları Fethi Okyar, Dr. Rasim Ferit Talay ve Mustafa Kemal’dir.
Camilerde duaların okunduğu ve öğütlerin verildiği yüksek ve merdivenli özel yere minber denir. Kürsü anlamına gelen Minber de bu çok zor koşullarda kamuoyunu aydınlatmak ve oluşturmak amacını taşıyordu. Gazetenin adını Mustafa Kemal koymuştu. Gazetede başyazıları Fethi Okyar yazacak ve gazeteyi Dr. Rasim Ferit Bey yönetecekti.
17 Kasım 1918 Pazar günü Minber daha etkin bir
biçimde siyasî olayların içine giriyor ve başbakanlığa yeni atanmış olan
Tevfik Paşa hükümetini şiddetle eleştiriyordu.
Aynı günkü gazetede “Mustafa Kemal Paşa ile Mülakat (Görüşme)” başlığı altında yapılan uzun bir söyleşiye yer verilmişti. Bu söyleşide, Mustafa Kemal “Arıburnu ve Anafartalar’daki büyük savaşların biricik kahramanı” ve başkent İstanbul’u kurtaran kişi olarak nitelenmişti.
Bu söyleşi ile günün koşullarında, gerek saraya gerekse kamuoyuna mesajlar veriliyordu.
Minber’in yazılarında başbakanlığa atanmış olan Tevfik Paşa yıpratılırken genç general Mustafa Kemal ileri görüşlü, devlet adamı niteliklerine sâhip bir asker olarak tanıtılıyor, kurulabilecek olan yeni bir hükümette etkili bir savaş bakanı olarak gösterilmek isteniyor, kamuoyu yaratılıyordu. Aslında Minber hükümeti bunaltmak ve çekilmesini sağlamak için ciddi ve sürekli bir kampanya başlatmıştı.
Aynı günkü gazetede “Mustafa Kemal Paşa ile Mülakat (Görüşme)” başlığı altında yapılan uzun bir söyleşiye yer verilmişti. Bu söyleşide, Mustafa Kemal “Arıburnu ve Anafartalar’daki büyük savaşların biricik kahramanı” ve başkent İstanbul’u kurtaran kişi olarak nitelenmişti.
Bu söyleşi ile günün koşullarında, gerek saraya gerekse kamuoyuna mesajlar veriliyordu.
Minber’in yazılarında başbakanlığa atanmış olan Tevfik Paşa yıpratılırken genç general Mustafa Kemal ileri görüşlü, devlet adamı niteliklerine sâhip bir asker olarak tanıtılıyor, kurulabilecek olan yeni bir hükümette etkili bir savaş bakanı olarak gösterilmek isteniyor, kamuoyu yaratılıyordu. Aslında Minber hükümeti bunaltmak ve çekilmesini sağlamak için ciddi ve sürekli bir kampanya başlatmıştı.
İstanbul’da kurulan Wilson Prensipleri Cemiyeti, ABD Başkanı Wilson’un I. Dünya Savaşı sonrası ortaya arttığı ilkeleri amaç edinerek kurulmuştu. Bu cemiyette o günlerin hemen tüm ünlüleri yer almıştı. Halide Edip, Dr. Celal Muhtar, Ali Kemal, Refik Halit gibi o günün önemli yazarları yönetim kuruluna getiriliyor.
Dernek Türkiye için Amerikan mandacılığının da öncülüğünü yapıyordu. ABD Başkanı Wilson’a gönderilen mektupta, Türklerin çoğunlukta olduğu bölgelerin Türkiye’den koparılmasına karşı çıkılıyor ve Türkiye kendi ayakları üzerinde durabilecek bir duruma gelinceye kadar (15 yıl) Amerikan mandaterliği isteniyordu.
Ahmet Emin Yalman, bu derneğin Halide Edip’in girişimiyle kurulduğunu belirtir.
Çok ilginçtir ki, Wilson Prensipleri Derneği bütün basında olumlu karşılanırken, bu girişime sâdece Minber hemen karşı çıktı. 7 Aralık 1918 günü Minber’deki Wilson Prensipleri Derneği’ne sert bir dille çatan başyazı: “Temelsiz Bir Bina: Wilson Prensipleri Derneği” başlığını taşıyordu.
Bu kadar ünlü kişinin kurduğu bir dernek ortada, umutsuzluk var ve kurtuluş için ufukta hiçbir belirti görünmüyor, ama Mustafa Kemal bu düşünceye şiddetle karşı çıkıyordu.
1919 Aralık ayının 11, 13 ve 17. günleri yayınlanan Minber’in birçok yerinin beyaz çıktığı ve sansüre uğradığı görülmektedir.
20 Aralık 1918’de Minber yine kamuoyu yaratmak ve ulusa umut vermek için “Hükümet ve millet el ele vererek tarihimizde misli görülmemiş bu buhranlı günleri aşmaya mecburuz. Milletin meselelere sâhip çıkışı umut vericidir,” diyordu.
Ne yazık ki, Minber sansürün ve mali durumun baskılarına dayanamadı ve 20 Aralık 1918’de son sayısını çıkararak yayınına son verdi. Zâten bir gün sonra da Osmanlı Mebusan Meclisi pâdişah tarafından kapatıldı.
Diğer Gazetelerle İlişkiler
Mustafa Kemal, İstanbul’da yayınlanan diğer gazetelerle de ilişkisini sürdürdü. Zaman ve Vakit gazetelerine verdiği demeçlerle halkın umutsuzluğunu gidermek ve kamuoyu yaratmak yollarını denedi.
Mustafa Kemal, gerektiğinde kimi gazetelere sert yanıtlar da verdi, kimi gazetelerle dava açacak derecede kavgalar da yaptı. İleriki sayfalarda, yeri geldiğinde tüm bu olaylar ve ilişkiler üzerinde durulacaktır.
GÜÇ DENGESİ VE SİYASAL GİRİŞİMLER
Mondros Ateşkesi’nden sonra, İstanbul’daki siyasal güç dengesi temel olarak dört noktaya dayanıyordu:
1. Pâdişah, 2. Hükümet, 3. Meclis ve 4. İşgal kuvvetleri. Bunlara ilave olarak siyasî partiler ve çeşitli platformlar vardı.
Siyasal açıdan öncelikle pâdişah ve meclisi ele alalım.
Pâdişah ve Meclis
İngiliz işgal gücü komutanı ve siyasal komiserinin pâdişah üzerindeki baskısının giderek yoğunlaşması sonunda meclis 21 Aralık 1918’de kapatıldı.
Mecliste kısıtlı da olsa kimi konularda milletvekillerinin düşüncelerini dile getirebilmeleri, hükümete karşı güven oylaması düzenek ve araçlarının çalıştırılabilmesi meclisin kapatılmasıyla tamamen ortadan kalkıyor, böylece hükümetlerin oluşması tamamen padişahın istek ve iradesine kalmış oluyordu.
İngiliz işgal gücü komutanı ve siyasal komiserinin pâdişah üzerindeki baskısının giderek yoğunlaşması sonunda meclis 21 Aralık 1918’de kapatıldı.
Mecliste kısıtlı da olsa kimi konularda milletvekillerinin düşüncelerini dile getirebilmeleri, hükümete karşı güven oylaması düzenek ve araçlarının çalıştırılabilmesi meclisin kapatılmasıyla tamamen ortadan kalkıyor, böylece hükümetlerin oluşması tamamen padişahın istek ve iradesine kalmış oluyordu.
Pâdişah aynı zamanda kutsal alanı etkileyen halife kimliği nedeniyle de ağırlık taşıyordu.
İşgal Kuvvetleri Silahlı işgal kuvvetleri güçleri İngiliz, Fransız ve İtalyan askeri varlığından oluşuyordu. Etkin ve belirleyici güç İngilizlerdi.
Mustafa Kemal, İstanbul’da kaldığı altı ay süresince padişahla altı kez görüşmüştür.
Üzerinde durulması gereken nokta, padişahla yapılan görüşmelerde Mustafa Kemal geleneksel nezaket kurallarına son derece bağlı kalmış ve padişaha saygılı olmuştu. Böylelikle kendisi hakkında hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak bir tavır sergilemişti. Bu genel davranış, kuşkusuz Atatürk’e Samsun’a gidiş görevinin verilişinde son derece yararlı ve etkili olmuştu.
Padişahın özellikle iki noktada Mustafa Kemal’e karşı tam bir güveni oluşmuştu.
Birincisi Mustafa Kemal Almanlara karşıydı. Gerek Almanya seyahatinde, gerekse I. Dünya Savaşı sürerken Alman subaylarına karşı takındığı tavırlar ve yazdığı eleştirel raporlar ilgililer tarafından çok iyi biliniyordu.
İkincisi Mustafa Kemal aynı zamanda İttihat ve Terakki’nin askeri lideri, Enver Paşa’ya karşıydı, bu da çok iyi biliniyordu. Bu iki önemli karşıtlık, padişahla Mustafa Kemal’i o belirli zaman kesitinde, bu konulardaki düşünce çizgisinde birleştirmişti. Çünkü pâdişah da Almanlara ve İttihat ve Terakki’ye şiddetle karşıydı, Osmanlı devletinin bu savaştaki yenilgisini Almanlarla çok sıkı ilişkiler kuran ve Osmanlı’yı savaşa sokan İttihat ve Terakki’ye bağlıyordu.
İngilizlerle İlişkiler
İngilizlerle ilişkiler iki noktada görülür. Basına yaptığı açıklamalarda İngilizleri tam olarak karşısına almamak ve olanaklar çerçevesinde kimi İngiliz yetkili kişilerle görüşmeler yapmak… İşte Mustafa Kemal’in mütareke İstanbul’unda izlediği ince politika buydu.
İngilizler için kabul edilmezlik, İttihat Terakki üyesi olmak, Almanlara yakın olmak, Ermeni göç ettirme (tehcir) uygulamasında yer almak gibi üç önemli nedene bağlıydı. Mustafa Kemal’in durumu bu üç noktaya da uymuyordu.
İngilizler çeşitli denemelerden sonra padişahın İngiliz yanlısı tutumuna kesinkes inanmışlardı. Padişah da bu konuda İngilizlerle sürekli ilişki içerisindeydi.
İttihat ve Terakki’nin Kapanması
Mondros Ateşkesi’nin imzalanmasından bir gün sonra 1 Kasım 1918 günü İttihat ve Terakki’nin olağanüstü kongresi toplandı. Yakın zamanlara kadar, Osmanlı devletine egemen olan partinin artık son kongresiydi.
Talat Paşa söz alarak, partinin bir tarihçesini sundu ve sözlerini şöyle bağladı: “Vaziyetin aldığı şekil üzerine İttihat ve Terakki hükümeti, iktidar mevkiini terk ettiği gibi, Cemiyet liderleri de istifa ediyorlar.” Bu noktada Talat Paşa delegelere seslenerek kongrenin gelecek için de karar vermesini de istedi.
İttihat ve Terakki’nin kongre çalışmaları sürerken, üçüncü günü Talat, Enver ve Cemal paşaların yurtdışına kaçtığı haberi kongrede ve tüm ülkede bomba etkisi yaptı.
Ne var ki, İttihat ve Terakki liderleri Talat, enver ve Cemal paşaların yurtdışına kaçmaları, İttihat ve Terakki’nin görkemli geçmişine büyük bir darbe vurmuş, “İttihatçılık” ülkeyi savaşa sürükleyen anlayışı da aşarak, birçok kesimde bir tür “vatan hainliği” olarak nitelenmeye başlamıştı.
Böyle bir ortamda, Mustafa Kemal, politikanın içindeymiş gibi bir görünüm vermek istememişti. O, partiler üstü bir kişilik, savaş kazanmış bir komutan olarak Harbiye bakanı olmak istiyordu.
Hürriyet ve İtilaf
İttihat ve Terakki’ye tam karşıt olan siyasal kuruluş Hürriyet ve İtilaf Fırkası’dır. Bu partinin kurucuları Dr. Rıza Nur, Damat Ferit Paşa, Amasya mebusu İsmail Hakkı Paşa, Tokat mebusu Mustafa Sabri Efendi gibi kişilerdi. Partinin etkin olarak toparlanması Ocak 1919 ortalarından sonra gerçekleşmiştir. Partinin başkanlığına Damat Ferit Paşa getirilmişti.
Hürriyet ve İtilaf Partisi, İttihat ve Terakki kadrolarını ve düşüncesini ortadan kaldırmayı temel amaç olarak benimsemişti.
Mütareke döneminde, İttihat ve Terakki’nin giderek zayıflaması nedeniyle parti politik alanda tek başına kalmıştı; üstelik pâdişah tarafından da destekleniyordu.
Millî Kongre’nin Toplanması
70 kadar dernek ve sivil örgüt kuruluşundan ikişer temsilcinin katılması ile 29 Kasım 1918’de partiler üstü bir kuruluş olarak ortaya çıkan Millî Kongre, bugünkü deyimiyle bir “düşünce platformu” niteliğindeydi. “Kuvayı Milliye” deyimi ilk kez bu kuruluş tarafından kullanılmıştır.
O dönemde herkes umutsuz, herkes kendine göre bir çare üretmeye çalışıyor... 11 Aralık 1918’de Millî Kongre, yayınladığı bildiride “bilumum anasır-ı Osmaniye”nin bugünkü dille “tüm Osmanlı unsurlarının” ülkenin çıkarları doğrultusunda birleşmesini amaç olarak ortaya koymuştu.
İngilizler ve pâdişah Millî Kongre’nin çalışmalarından hoşlanmadılar. Zâten Millî Kongre’nin toplanmasını sağlayan Dr. Esat Paşa sonraları (18 Mayıs 1919) tutuklandı. Burada belirtmekte yarar vardır ki, Millî Kongre’ye bağlı üyelerin önemli bir bölümü sonradan millî mücadeleye katılmıştır.
Teali-i İslam (İslamın Yükselmesi) ve Tarik-i Salah (Dine Bağlılık Yolu) Cemiyetleri
Bu cemiyetler, temelde dine dayanan bir siyaset güdülmesini isteyen kuruluşlardır.
19 Şubat 1919’da İskilipli Mehmet Atıf Efendi’nin başkanlığında medrese mensupları tarafından kurulan Teali-i İslam Cemiyeti’nin tüzüğünde “Halifelik ve saltanatı kurtarıp hürriyete kavuşturmak için bütün Müslümanların birleşmesi” isteniyordu.
Bu dernek din-devlet işbirliğini savunuyor ve Hürriyet ve İtilaf Partisi’ni destekliyordu, sonraları da “millî mücadele”ye karşı tavır aldı.
Mütareke sırasında, özellikle İslam ve İslam Federasyonu’na önem veren akımlar gözde idi. Buna göre, “Türkiye’nin merkezini oluşturacağı bir İslam federasyonunun yaratılması” isteniyordu.
Mustafa Kemal tüm bu kuruluşları titizlikle izliyor, bu kuruluşlara katılmıyor, ancak bu kuruluşlardan ulusal bağımsızlık mücadelesinde yararlanma yollarını arıyordu.
ARALIK 1918
Ali Fuat Cebesoy’un İstanbul’a Gelişi
Ali Fuat Cebesoy Adana’da Mustafa Kemal’in kendisine verdiği talimatları yerine getirdi. Orada bir jandarma kadrosu oluşturdu, Adana bölgesinde direniş yuvalarının hazırlığına girdi. Ulusal savaşın eylemli olarak ilk hazırlıklarına başladı.
Cebesoy’un Aralık başlarında “sıtma” (tropika) hastalığı tekrarladı, sağlık nedeniyle İstanbul’a dönmek zorunda kaldı ve 20 Aralık 1918’de İstanbul’a vardı.
Temel Tespitler
Mustafa Kemal ve yakın arkadaşı Ali Fuat Paşa Adana’da yaptıkları önemli toplantıdan hemen hemen bir buçuk ay sonra bu ilk karşılaşmalarında sabahın ilk saatlerine kadar konuşup uzun uzun hasret giderdiler. O gece (20 Aralık 1918) yapılan genel değerlendirmede aşağıdaki temel tespitlere varıldı:
* İşgalciler Mondros Ateşkesi’nin 7. maddesini diledikleri gibi ve kendi yararlarına göre yorumlamaktaydı lar.
* İşgal kuvvetleri ordudaki terhisleri
çabuklaştırmak, depolardaki silâh ve savaş malzemelerini bir an önce ele
geçirmek için girişimlerine hız vermişlerdi.
* İşgalciler her istediklerini hükümete kabul
ettirmekteydiler.
* Pâdişah ve hükümet de onlara uyan bir tavır
içindeydi.
Bu temel tespitlerden sonra, güneşin ilk ışıkları sökerken “yegane kurtuluş yolunun, bir millî mukavemet (direniş) hareketi yaratmak” olduğuna karar verdiler.
Bu nasıl gerçekleşecekti? Bunun için “ordu ile millet el ele vermeli ve beraberce hareket etmeli idi.” Ali Fuat Paşa bu “millî direnişin” yaratılması için aşağıda belirtilen temel kararları aldıklarını belirtiyor.
Bu temel tespitlerden sonra, güneşin ilk ışıkları sökerken “yegane kurtuluş yolunun, bir millî mukavemet (direniş) hareketi yaratmak” olduğuna karar verdiler.
Bu nasıl gerçekleşecekti? Bunun için “ordu ile millet el ele vermeli ve beraberce hareket etmeli idi.” Ali Fuat Paşa bu “millî direnişin” yaratılması için aşağıda belirtilen temel kararları aldıklarını belirtiyor.
Temel Kararlar
1- Ordunun terhisini durdurmak,
2- Vatanın savunmasında en gerekli olan silâh,
cephane ve teçhizatı düşmana vermemek,
3- Genç ve yetenekli kumandanları kıtaları başında
bulundurmak, İstanbul’dakileri de Anadolu’ya yollamak,
4- Millî direnişe taraftar idare amirlerinin
yerlerinde bırakılmasını temin etmek.
İki Önemli Konu
İki yakın arkadaş bu “millî direniş” yolunu açabilmek için iki önemli konuyu çözmenin zorunluluğuna inandılar.
İki yakın arkadaş bu “millî direniş” yolunu açabilmek için iki önemli konuyu çözmenin zorunluluğuna inandılar.
1- Ya hükümeti devirmek, yeni bir hükümet
kuruluşunu sağlamak,
2- Ya da “millî mukavemete” taraftar bir Harbiye ve
Dahiliye nazırını işbaşına geçirmek.
Ali Fuat Paşa bu iki konuda aşağıdaki yargıya
vardıklarını belirtiyor:
Birincisi şimdilik imkansız gibi görünüyordu.
İkincisini gerçekleştirmeye çalışacaktık. Meselâ Mustafa Kemal Paşa’nın Harbiye nazırlığını deruhte etmeleri (üstlenmeleri) pek uygun olurdu.
Birincisi şimdilik imkansız gibi görünüyordu.
İkincisini gerçekleştirmeye çalışacaktık. Meselâ Mustafa Kemal Paşa’nın Harbiye nazırlığını deruhte etmeleri (üstlenmeleri) pek uygun olurdu.
Meclisin Kapatılışı
Mondros Ateşkesi’nden sonra, Osmanlı Millet Meclisi ancak 50 gün kadar yaşayabildi ve 21 Aralık 1918’de meclis pâdişah tarafından feshedildi, kapatıldı.
Önce İngilizlerin Karadeniz Kuvvetleri Komutanı General Milne kalabalık kurmay kuruluşla İstanbul’a geldi. Onu Fransızlar, İtalyanlar ve az sayıda da Yunanlılar izledi.
Mondros Ateşkesi’nden sonra, Osmanlı Millet Meclisi ancak 50 gün kadar yaşayabildi ve 21 Aralık 1918’de meclis pâdişah tarafından feshedildi, kapatıldı.
Önce İngilizlerin Karadeniz Kuvvetleri Komutanı General Milne kalabalık kurmay kuruluşla İstanbul’a geldi. Onu Fransızlar, İtalyanlar ve az sayıda da Yunanlılar izledi.
General Milne, Haydarpaşa Garı’nı, Haydarpaşa’dan Eskişehir’e kadar tüm demiryollarını ve Karadeniz’de Samsun ve Batum limanlarını denetim altına aldı.
Meclisin dağıtılması kuşkusuz en fazla yabancı işgal güçlerini memnun etmişti. Çünkü artık, meclisi sindirmek ve onu etkilemek yerine sâdece padişahı etkilemek daha kolaydı.
Pâdişah yabancılarla zâten doğrudan iletişim içersindeydi. Özellikle Hazine-i Hassa (padişahın hazinesi) Müdürü Refik Bey kanalıyla yabancı gizli servis elemanları randevu almak gibi protokol kurallarını aşarak Vahdettin’le görüşüyorlardı.
Meclis Başkanı Halil Menteşe anılarında şöyle yazıyor: “O günlerde Vahdettin rahatsızlığı nedeniyle hareme çekilmiş, arzu etmediği ziyaretçileri kabul etmiyordu; fakat harem kapısından geceleri Papaz Frew’ü, Hoca Sabrileri, Ali Kemal’leri kabul ediyordu.”
‘Bize Baskı ile Meclisi Dağıttırdılar’
Meclisin dağıtılmasından bir ay kadar geçtikten sonra pâdişah, başkatibi Ali Fuat Türkgeldi’ye 27 Ocak 1919’da şöyle sızlanır:
“Yabancılar pek acımasız. Gece gündüz çektiğimi bir Allah bilir, bir ben bilirim; bize baskı ile millet meclisini dağıttırdılar. Düşüncelerini sezdirme ile değil âdeta açıktan açığa belirtiyorlar. Ben meşruti bir hükümdar olduğum halde sözde mutlak hükümdar imişim gibi davranışta bulunuyorlar ve doğrudan doğruya bana başvuruyorlar.”
Pâdişah Vahdettin’in bu sözlerinden meclisin kapatılmasında birinci derecede İngilizlerin baskılarının etkili olduğu açıkça anlaşılmaktadır.
Pâdişah ve Mustafa Kemal Görüşmesi
Mustafa Kemal, meclisin dağıtılmasından bir gün önce 20 Aralık 1918 günü, Cuma selamlığından sonra pâdişah tarafından kabul edildi. Görüşme uzun sürdüğü için, bekleme odasına dönünce Mustafa Kemal bekleyenlerin soru dolu bakışlarıyla karşılaştı.
Mustafa Kemal, meclisin dağıtılmasından bir gün önce 20 Aralık 1918 günü, Cuma selamlığından sonra pâdişah tarafından kabul edildi. Görüşme uzun sürdüğü için, bekleme odasına dönünce Mustafa Kemal bekleyenlerin soru dolu bakışlarıyla karşılaştı.
Bir söylenti de etrafta dolaştı. Pâdişah bu meclisi kapatma konusunda Mustafa Kemal’e danışmış, kendisini ve arkadaşlarını başa getirecek bir model için Mustafa Kemal bu öneriyi desteklemiş ve ordunun da bu girişimi destekleyeceğ ine söz vermiş...
Lord Kinross, bu görüşün doğru olmadığını belirtiyor ve “Mustafa Kemal’e kalsa, buna çoktan razıydı. Ancak sultanın tasarısı bambaşkaydı. Meclisi dağıtmaya gerçekten kararlıydı. Ne var ki amacı, orduyu değil, İtilaf devletlerini hoşnut etmekti. Sultan, kaderini, işgal kuvvetleriyle birleştirmeye karar vermişti,” diyor.
Mustafa Kemal ve arkadaşları aslında meclisin açık kalmasını özellikle istiyorlardı. Mecliste cılız da olsa bir karşı durma sergilenebiliyordu, ulusalcı bir düşünce açıklanabiliyordu, çok küçük de olsa hükümeti değiştirme olanakları yaratılabilirdi.
İç Hesaplaşma-Kitap Yayınlama
21 Aralık’ta meclisin kapatılması, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının hükümette yer almak konusundaki girişimlerinin sonuçsuz kalışı, Mustafa Kemal’i bir iç hesaplaşmaya yöneltti; çıkış yolu bulmakta zorlanıyorlardı .
Bu iç hesaplaşma döneminde Mustafa Kemal’in Sofya’da yazdığı Zabit ve Kumandan ile Hasbihal (Söyleşi) adlı kitabını yayınladığını görüyoruz. Ayrıca, Mustafa Kemal, Şişli’deki evde boş zamanlarında Anafartalar Muhaberatına (Savaşlarına) Ait Tarihçe adlı kitabını da yazmaya başladı.
Aralık 1918 sonlarına doğru yayınlanan Zabit ve Kumandan ile Hasbihal, önemli bir kitaptır. Bu kitap, Mustafa Kemal’in askerlikle ilgili temel düşüncelerini de ortaya koyuyordu. Kitapta çalışmayan, okumayan eski Osmanlı subaylarından örnekler verilerek kıyasıya eleştirilmesi, kitabı okuyan genç kurmay subaylar üzerinde olumlu izler bırakıyor. Mustafa Kemal’e karşı takdir ve hayranlık duygularının oluşmasına neden oluyordu.
İKİNCİ SİYASAL GİRİŞİM
MUSTAFA KEMAL NEDEN HARBİYE BAKANI OLMAK İSTİYORDU?
Savaş bakanlığını neden ısrarla istediğini, Atatürk’ün kendi söylemiyle verelim:
“Ben barışın çabuk gelmeyeceğini biliyordum. Barışa kadar çok bunalımlı durumlar karşısında kalacaktık. İşte bu sıralarda vatana ciddi hizmetlerde bulunabileceğ im düşüncesindeydim.”
Bu düşünceyi şöyle geliştirebiliriz: O günkü koşullarda Mustafa Kemal’in siyasal iktidarda güç elde etmesinin tek yolu Savaş bakanlığına gelmesiyle mümkündür. O günün olağanüstü koşullarında etkin olabilmek için, iktidar olmak için:
“...Enver Paşa’nın yaptığı gibi, aynı zamanda orduyu da, padişahı da elde tutabilmek şarttı. Orduya komuta eden bir Savaş bakanı padişaha da söz geçirebilir, böylece vatanın parçalanması engellenebilir, ulusal çıkarlar korunabilirdi.”
Mustafa Kemal’e göre, Osmanlı devleti zâten halkı
Türk olmayan topraklardan vazgeçmişti. Balkanlar çoktan kopmuştu. Arap
Yarımadası, Mekke, Medine, Filistin, Irak ve Suriye kaybedilmişti. Bu
durumda, Türklerin çoğunlukta olduğu Anadolu ve Trakya’daki topraklar
üzerinde, Türk devleti varlığını sürdürmeliydi.
Güçlü hükümet, o günlerin koşullarında güçlü bir Harbiye nazırı gerektiriyordu. Böylece işgalciler bir noktada durdurulabilirdi. Mustafa Kemal kuşkusuz, bu durum değerlendirmesini bütün arkadaşlarıyla paylaşıyordu.
Bu konuda pek çok düşünce ileri sürülmüştür. Bize göre alçakgönüllü ve mantıklı olanı, kendisi de bir asker olan, Anadolu İhtilali adlı önemli yapıtın yazarı Sabahattin Selek’in öne sürdüğü olasılıklardır. Selek’e göre Mustafa Kemal Harbiye bakanlığına getirilmiş olsaydı; en azından aşağıdaki konularda etkin olunurdu:
1. Ateşkes antlaşması hükümleri bu derece, her
tarafa çekilebilen esneklikte olmazdı.
2. Ordu içinde sevilen Ahmet İzzet Paşa hükümetinin
istifası önlenebilirdi.
3. Ordunun kısa bir sürede dağılıp iskelet haline
gelmesi önlenebilirdi.
Mustafa Kemal hükümetin içinde olsaydı, İngilizler ateşkes hükümlerinin uygulanması karşısında ılımlı, her denilene evet diyen bir Savaş bakanı yerine itiraz eden, direnen bir bakan görürdü; ordular terhis edilmez, orduların araç ve gereçleri özellikle subay ve askerleri bir biçimde Anadolu içlerine gönderilirdi. Böylece, Anadolu’nun iç kesimlerinde bir direniş örgütünün kuruluş ve gelişmesi hızla ve kolaylıkla sağlanırdı.
Mustafa Kemal hükümetin içinde olsaydı, İngilizler ateşkes hükümlerinin uygulanması karşısında ılımlı, her denilene evet diyen bir Savaş bakanı yerine itiraz eden, direnen bir bakan görürdü; ordular terhis edilmez, orduların araç ve gereçleri özellikle subay ve askerleri bir biçimde Anadolu içlerine gönderilirdi. Böylece, Anadolu’nun iç kesimlerinde bir direniş örgütünün kuruluş ve gelişmesi hızla ve kolaylıkla sağlanırdı.
Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra cumhurbaşkanlığı
genel sekreterliği görevlerini yapmış olan Yusuf Hikmet Bayur, Atatürk,
Hayatı ve Eseri adlı kitabını yazarken, Atatürk’le uzun görüşmeler yapma
olanağı bulmuştu. Bu görüşmelerin birinde, konu Atatürk’ün İzzet Paşa
hükümetinde yer almak istemesine geldi.
Bayur:
-İstediğiniz olsaydı ne yapardınız? Diye
sordu.
Atatürk’ün yanıtı açık ve
kesindir.
“Pâdişah ve hükümeti alıp Anadolu’ya çekilir,
mütareke (bırakışma) ve barış görüşmelerini oradan idare ederdim,”
demişti.
Mustafa Kemal’in gerek 1920 Nisan ayı başlarında
Yunus Nadi ile gerekse daha sonra Yusuf Hikmet Bayur’la yaptığı
konuşmalardan çıkan sonuç şudur:
* Mustafa Kemal I. Dünya Savaşı galiplerinin sâdece
İstanbul’u değil tüm yurdu işgal edeceklerini biliyordu ve
görüyordu.
* Önlemleri baştan almak
istiyordu.
* Savaş bakanı olarak işgallere kesin karşı durmak
ve boyun eğmeden müzakere yapmak stratejisini izlemek
istiyordu.
* Tüm bu önlemler başarılı olamazsa padişahı
Anadolu’ya geçirmek ve ulusal savaşı padişahla birlikte başlatmak
istiyordu.
‘Mustafa Kemal İnşallah
Afiyettedirler’
Atatürk’ün Anadolu’daki girişimlerini engellemek için 12 Ocak 1920’de son Osmanlı mebusan meclisi İstanbul’da yeniden toplantıya çağırıldı. Bu meclise Hakkari milletvekili sıfatıyla katılmak için Ankara’dan İstanbul’a gelen Mazhar Müfit Bey hiç de beklemediği halde, bir gün Vahdettin tarafından saraya davet edildi. Kuşkusuz padişah, eski Bitlik Valisi, Sivas Kongresi’nde Temsil Heyeti üyeliğine seçilen Mazhar Müfit Bey’in Mustafa Kemal’in çok yakınında olduğunu biliyordu. Davet bir bakıma, padişah tarafından Mustafa Kemal’e bir mesaj gönderilmesi düşüncesini de içeriyordu.
Atatürk’ün Anadolu’daki girişimlerini engellemek için 12 Ocak 1920’de son Osmanlı mebusan meclisi İstanbul’da yeniden toplantıya çağırıldı. Bu meclise Hakkari milletvekili sıfatıyla katılmak için Ankara’dan İstanbul’a gelen Mazhar Müfit Bey hiç de beklemediği halde, bir gün Vahdettin tarafından saraya davet edildi. Kuşkusuz padişah, eski Bitlik Valisi, Sivas Kongresi’nde Temsil Heyeti üyeliğine seçilen Mazhar Müfit Bey’in Mustafa Kemal’in çok yakınında olduğunu biliyordu. Davet bir bakıma, padişah tarafından Mustafa Kemal’e bir mesaj gönderilmesi düşüncesini de içeriyordu.
Vahdettin, “Allah sizden razı olsun, vatan ve
milleti ve saltanatı ve hilafeti kurtardınız. Mustafa Kemal Paşa
hazretleri inşallah afiyettedirler. İstanbul’a teşrif etmeyecekler mi?
kendisiyle mülakata hasretim,” dedi.
Padişah, Mazhar Müfit Bey’e sordu: “Beyefendi, düşmandan memleketimizi kurtarmak için ne gibi çare düşünüyorsunuz?” Mazhar Müfit bu soruya “Efendimizin Anadolu’ya hatta Bursa’ya kadar teşrifleriyle mesele hallolur,” diyerek yanıt verdi. Vahdettin bu kez: “Ne suretle?” diye karşılık verdi.
Mazhar Müfit Bey padişahın bu sorusunu şöyle
yanıtladı:
“Çünkü halk padişahlarını başlarında görürse bir
kıyam-I umumi (genel bir ihtilal) olur ki düşman buna
dayanamaz.”
Vahdettin bu yanıtı alınca, birden hiddetlendi, sert bir tavırla ayağa kalktı ve: “Beyefendi, ulu atalarımızın başkentinden bana firar mı teklif ediyorsunuz?” dedi.
Mazhar Müfit “Hayır, milletin ve vatanın bu sıkışık ve zor zamanında ecdad-ı zatıınız gibi milletin başına geçmenizi teklif ediyorum.” Bu sözleri işitince de padişah başını çevirdi, denize bakmaya başladı. Bu, görüşmenin bittiği anlamına geliyordu.
Mazhar Müfit Bey, Atatürk’ün onayı olmadan böylesine önemli bir konuda padişaha Anadolu’ya geçmesi için öneride bulunabilir miydi? Kuşkusuz hayır. Bu konunun aralarında konuşulduğu anlaşılıyor.
Tarih Değişik Yazılacaktı
Mustafa Kemal mütareke sırasında Savaş bakanlığına gelseydi, belki de tarihin gidişi değişecekti. Hele Padişah Vahdettin’i Anadolu’ya geçirebilseydi, Osmanlı devleti yönünden tarih çok değişik yazılmış olacaktı. Savaş bakanı olsaydı bile, padişahı Anadolu’ya geçirmesinin mümkün olamayacağı ileriye sürülebilir. Bu olasılık da çok güçlüdür, ama o zaman Mustafa Kemal Harbiye bakanı olarak daha erken ve daha kolaylıkla Anadolu’ya geçebilecekti.
Mustafa Kemal mütareke sırasında Savaş bakanlığına gelseydi, belki de tarihin gidişi değişecekti. Hele Padişah Vahdettin’i Anadolu’ya geçirebilseydi, Osmanlı devleti yönünden tarih çok değişik yazılmış olacaktı. Savaş bakanı olsaydı bile, padişahı Anadolu’ya geçirmesinin mümkün olamayacağı ileriye sürülebilir. Bu olasılık da çok güçlüdür, ama o zaman Mustafa Kemal Harbiye bakanı olarak daha erken ve daha kolaylıkla Anadolu’ya geçebilecekti.
MUSTAFA KEMAL’İN PADİŞAH VAHDETTİN’LE
GÖRÜŞMELERİ
Mustafa Kemal, İstanbul’da kaldığı 6 ay içinde Padişah Vahdettin’le altı kez görüşmüştür.
Birinci Görüşme: Mustafa Kemal’in İstanbul’a gelişinden iki gün sonra 15 Kasım 1918 tarihinde gerçekleşti. Bu görüşme, Mustafa Kemal’in Yıldırım Orduları komutanı olarak İstanbul’a dönüşünün ilk Cuma günü, cepheden iki gün önce dönen bir komutanın padişaha olan saygı ve bağlılığını belirten bir ziyarettir.
İkinci Görüşme (22 Kasım 1918): Bu görüşme
meclisteki güven oylamasındaki yenilgiden sonra gerçekleşti. Vahdettin
konuyu başka mecralara sokmuş, “Ordunun komutan ve subaylarının sizi çok
sevdiklerinden eminim”, diye söze başlayarak konuyu Mustafa Kemal’den
“güvence” almaya getirmişti. Böylesi bir güvence alma isteği, Vahdettin’in
genç ordu komutanlarının kendisine ya da saltanata karşı bir girişimde
bulunacakları kuşkusunu taşıdığını göstermekteydi.
Üçüncü Görüşme (29 Kasım 1918): Mustafa Kemal yanında Bahriye bakanı Ali Rıza Paşa olduğu halde 29 Kasım 1918 Cuma günü Padişah Vahdettin ile görüşmüştür. Ancak bu görüşmenin ayrıntıları hakkında herhangi bir belge yoktur.
Üçüncü Görüşme (29 Kasım 1918): Mustafa Kemal yanında Bahriye bakanı Ali Rıza Paşa olduğu halde 29 Kasım 1918 Cuma günü Padişah Vahdettin ile görüşmüştür. Ancak bu görüşmenin ayrıntıları hakkında herhangi bir belge yoktur.
Dördüncü Görüşme (20 Aralık 1918): Bu görüşme son
derece önemlidir. Çünkü bir gün sonra 21 Aralık 1918 Cumartesi günü
Osmanlı mebusan meclisi padişahın bir fermanı ile dağıtıldı.
Beşinci ve Altıncı Görüşmeler: Samsun’a hareket etmeden bir gün önce 15 Mayıs 1919 Perşembe ve hareket edeceği 16 Mayıs 1919 Cuma günü padişahla yaptığı görüşmeleri ileride Samsun’a Hareket Ederken başlığı altında ayrıntılı olarak inceleyeceğiz.
Beşinci ve Altıncı Görüşmeler: Samsun’a hareket etmeden bir gün önce 15 Mayıs 1919 Perşembe ve hareket edeceği 16 Mayıs 1919 Cuma günü padişahla yaptığı görüşmeleri ileride Samsun’a Hareket Ederken başlığı altında ayrıntılı olarak inceleyeceğiz.
MÜTAREKE İSTANBULU
İstanbul’da Yaşam
Mütareke dönemi, İstanbul’un eylemli olarak işgal edildiği 13 Kasım 1918 tarihi ile işgal güçlerinin kenti resmen terk ettiği 6 Ekim 1923 arasını, yaklaşık 5 yıllık bir zaman dilimini kapsar. Bu zaman dilimindeki İstanbul’un yaşamı “mütareke İstanbulu” olarak adlandırılır. İşte bu dönemin ilk altı ayında, Atatürk bu mütareke İstanbul’unda yaşadı.
Atatürk hakkında tartışmalı Bozkurt adlı kitabıyla tanınan İngiliz yazar Armstrong bile bakınız o günlerin İstanbul’unu nasıl anlatıyor:
Mütareke dönemi, İstanbul’un eylemli olarak işgal edildiği 13 Kasım 1918 tarihi ile işgal güçlerinin kenti resmen terk ettiği 6 Ekim 1923 arasını, yaklaşık 5 yıllık bir zaman dilimini kapsar. Bu zaman dilimindeki İstanbul’un yaşamı “mütareke İstanbulu” olarak adlandırılır. İşte bu dönemin ilk altı ayında, Atatürk bu mütareke İstanbul’unda yaşadı.
Atatürk hakkında tartışmalı Bozkurt adlı kitabıyla tanınan İngiliz yazar Armstrong bile bakınız o günlerin İstanbul’unu nasıl anlatıyor:
“Mustafa Kemal İstanbul’a vardığında, İngiliz savaş
gemileri Boğaz’daydı; payitaht, Çanakkale Boğazı ve Türkiye’nin bütün
elverişli mevkileri baştan aşağı İngiliz birliklerince ele geçirilmişti.
Fransız birlikleri, kentin İstanbul yakasında, Fransa’nın Senegalli ve
zenci birlikleriyse Galata’daydılar. İtalyan birlikleri Pera’yı ve
demiryollarını tutmuşlardı. Müttefik subayları polisi, jandarmayı, limanı
denetliyor, kentlerdeki istihkamların (siperlerin) boşaltılıp silahtan
arındırılmasına ve ordunun terhisine öncülük ediyorlardı.”
Bir yanda bağımsızlık mücadelesini yürütenleri bütün kalbi ve benliğiyle destekleyenler; öte yanda evlerini, gönüllerini, yataklarını, her şeylerini işgal kuvvetlerine açarak onlarla iyi geçinmek ve karşılığında yarar sağlamak için bin bir kez takla atıp yuvarlanan insanların bir arada yaşadığı İstanbul…
Asıl İstanbul, yani surlarla çevrili eski kent vakarın, haysiyetin, onurun simgesi olarak ortaya çıkarken, Beyoğlu ve uzantıları ihanetin, işbirlikçiliğin, teslimiyetin, zilletin (alçaklık) simgesi olarak ortaya çıkar ve bu karşıtlık hemen bütün romanlarda işlenir.
Bağımsız Devlet İsteyenler O Kadar Azdı ki…
Mütareke İstanbul’una beş görüş egemendi.
Birincisi, İngiltere’nin Osmanlı’ya barış getireceğine inananlar ve bu nedenle her noktada İngiltere ile birlikte olmayı isteyenler.
İkincisi, Amerika’nın manda yönetimini kabul ederek, Osmanlı devletinin varlığını sürdürmesini isteyenler.
Üçüncüsü, bütün kaderini padişaha bağlayanlar, onun verdiği kararın en doğru olduğunu kabul edip Tanrı buyruğuna inanır gibi ona bağlılık ve sadakatle boyun eğerek bekleyenler.
Dördüncüsü, olup bitenlere önem vermeden işgal
güçlerinin İstanbul’a gelişini gerek Osmanlı devleti, gerekse halk için
büyük bir şans ve başarı olarak görenler, gününü gün edenler, eğlenenler,
keselerini ve kasalarını dolduranlar…
Beşincisi, bağımsızlık mücadelesinden yana olan ulusalcılar…
Mütareke İstanbul’unu bir de, bir yabancıdan dinleyelim: İngiliz yazar Lord Kinross, İstanbul’un o günlerini şöyle anlatır:
“İstanbul, İtilaf devletlerinin himayesi altında üzgün, umutsuz ve felaket duygusunun ağırlığı altında ezilmiş gibiydi. Herkes, şimdi artık bize istediklerini yaparlar korkusu içindeydi. Soğuk, karanlık bir kış başlamıştı. Kömür yoktu. …Vurgunculuk almış yürümüştü; para değerini kaybetmiş, yiyecek fiyatları aşırı derecede yükselmişti. Türkler evlerine kapanmış, kendi kendilerinin gölgesi gibi, ancak-o da ateş pahasına-ekmek almak için dışarı çıkıyorlardı.”
Mütareke Basını
Mütareke sırasında, İstanbul’da birçok gazete yayımlanıyordu. Bu gazetelerden önemli bir bölümü işgal güçlerinin yanında yer alıyor, onlara şakşakçılık yapıyordu. Bu tutumun tanımlanması için bu dönemdeki basına “mütareke basını” adı verilir.
Mütareke basını “milli mücadele tarihimizde yüz karası bir olaydır. Bir kısım basın, işgalci devletlere karşı konulmamasını, hatta Yunan işgaline bile karşı çıkılmamasını istemiş ve hain yayınları ile halkı ahlaksızca zehirlemeye çalışmıştır.”
Ulusal Bağımsızlık Savaşı eylemli olarak başlamadan önce yalpalayan kimi gazete ve yazarlar, ulusal direnişin Anadolu’da başlamasından sonra, bu savaşı destekleyenlerle, Kuvayı Milliye’ye şiddetle karşı çıkanlar biçiminde ikiye bölündüler. Ulusal Bağımsızlık Savaşı’nı destekleyen yazarlar baskı ve tutuklamalar karşısında Anadolu’ya geçtiler.
Bu gazetelerden Yeni Gün, İleri, Akşam ve Vakit ulusal direnişi destekliyorlardı . Başyazarları Yunus Nadi, Celal Nuri İleri, Necmettin Sadak ve Ahmet Emin Yalman’dı. Anadolu hareketine bütün güçleriyle saldıranlar Peyam-i Sabah, Alemdar ve Türkçe İstanbul’du. Anadolu’daki direniş eylemine yakınlık gösterenler ise: Tasvir-i Efkar, Tehvid-i Efkar, İstiklal, İkdam ve Tercüman-I Hakikat’tir.
İşbirlikçi basının öne çıkan temsilcileri Peyam-i Sabah yazarı Ali Kemal, Alemdar yazarı Refi Cevat (Ulunay), Alemdar ve Sabah’ta yazan Refik Halit Karay’dır. Bu basından bir iki örnek vermeliyiz:
Ali Kemal: “Padişaha sadakatle bağlı Anadolu halkı, Mustafa Kemal denilen şakiye (soyguncuya) haddini bildirecektir.” (20 Nisan 1920, Peyam-I Sabah)
Ali Kemal: “İki vatanımız var, biri asıl vatanımız, öteki Fransa.” (16 Kasım 1920)
Refi Cevat: “İngilizleri bekliyoruz. Türkler kendi güçleriyle adam olamaz. İngilizler elimizden tutarak bizi kurtaracak.” (16 Nisan 1920, Alemdar)
İşbirlikçi basına göre Mustafa Kemal ve arkadaşları Rumlardan, Ermenilerden daha tehlikeli düşmanlardı. Onlar, soyan, yıkan, katleden çeteler kuruyorlardı. Onlara göre “milli ordu” hazırlamak kötülerin en kötüsü bir işti.
OCAK 1919
1918 Aralık ayı sonunda Batum’u işgal eden İngilizler, Osmanlı hükümeti üzerinde baskılarını artırdılar, sonunda İstanbul hükümeti Kars, Ardahan ve Batum’da bulunan tüm askeri birliklerini ve tüm sivil memurlarını geriye çağırdı.
2 Ocak 1919’da İngiliz Yüksek Komiseri Calthorpe, Konya’daki 2. Ordu Komutanı Nihat (Anılmış) Paşa’nın görevden alınmasını istedi. Osmanlı hükümeti de bu isteği hemen yerine getirdi.
5 Ocak 1919’da İngiliz işbirlikçisi Sait Molla, Kürt ileri gelenlerinden Mustafa Paşa ve Bedirhanoğlu Emin Ali Bey İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiserliği’ni ziyaret ettiler ve “İngiliz koruması ve mandası altında özerk bir Kürdistan kurulmasını” istediler.
11 Ocak 1919’da İngilizler, İstanbul’daki polis ve sağlık kuruluşlarına el koydular.
11 Ocak 1919’da, bir Yunan askeri birliği Trakya’daki demiryollarını denetim altına aldı, tüm tren istasyonlarını işgal etti. Dört gün sonra, 15 Ocak 1919’da İngilizler osmanlı devletinin Anadolu ile en önemli ulaşım bağlantısını kuran Haydarpaşa tren istasyonunun yönetimine el koydu.
Hükümet Ermeni göçünden sorumlu tutulan kişilerin tutuklamaları na başladı.
İstanbul’daki İttihat ve Terakki Partisi ileri gelenlerinin evleri abluka altına alındı ve tutuklandılar.
İstanbul’daki günlük yaşam giderek daha da zorlaşıyordu.
Mustafa Kemal yukarıda özet olarak verilen bu iç ve dış gelişmeleri adım adım izliyordu, arkadaşlarıyla her gün bu konuları konuşuyordu. Genel tablo hiç de iç açıcı değildi.
Ocak 1919’daki ve daha sonraki gelişmeleri iyi özümseyebilmek için dikkatlerimizi Paris’te toplanan konferansa çevirmek zorundayız.
Kurtlar Sofrası: Paris Barış Konferansı
18 Ocak 1919’da başlayan Paris Barış Konferansı, temelde I. Dünya Savaşı galiplerinin Osmanlı topraklarını paylaşmalarının, Ortadoğu’nun haritasını cetvelle yeniden çizerek bölgede yeni devletler yaratmalarının toplantısıdır.
Bu toplantıya 32 devletin temsilcisi katılmıştı. Ancak etkinlik ve yetki beş büyük devletin elindeydi: İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya ve Amerika. Kimi yazarlar Paris’teki bu toplantıya “Paris’te Kurtlar Sofrası” adını verirler.
Paris Konferansı’nda Osmanlı İmparatorluğu paramparça edilip, cetvel ve pergelle Arap devletleri, Irak, Suriye, Ürdün, Suudi Arabistan ve İsrail’in kuruluş oluşumları gerçekleştirildi.
Paris Barış Konferansı’nda, Osmanlı devleti ve genel olarak Türklük dört önemli noktadan saldırıya uğruyordu. Bunlar:
1. Osmanlı topraklarının paylaşılması ve yeni devletlerin yaratılması;
2. Yunanistan’ın Megali İdea’sı için Yunan işgallerinin
sağlanması;
3. Ermeni isteklerinin dikkate alınması;
4. Kürt isteklerinin görüşülmesi.
Amerikalı tarihçi Paul C. Helmreich, Sevr Entrikaları adıyla Türkçeye kazandırılan From Paris to Sevr adlı kitabında:
* “Paris’te masanın etrafı çok kalabalıktı... Herkesin Türkiye’de bir çıkarı vardı; olmayanlar da icat ediyorlardı!. .” diyerek çok doğru bir yargıya varır. Yazar düşüncesini şöyle sürdürüyor:
* “...Bir noktada çıkar savaşının da ötesine geçilmişti... Barbar bir
ulus olan Türkleri Avrupa’dan kovma fırsatı kaçırılmamalıydı.”
* “Türkiye üzerinde, tüm büyük güçler için, nimetleri sömürülecek
imtiyaz alanları ve neredeyse aklınıza gelecek tüm azınlıklar için, birer
‘ülke’ planlanıyordu: Ermenistan, Kürdistan, Lazistan...” gibi...
İşte Sevr’e giden yolda en önemli durak olan Paris Konferansı’nın ilginç bir tanımlaması: “Aklınıza gelecek tüm azınlıklar için birer ülke planlanıyordu.”
Megali İdea: Büyük Yunan Devleti
Mondros Ateşkesi’nin imzalanmasıyla, Yunanlılar, Megali İdea adı verilen “Büyük Yunanistan” yaratma düşünün gerçekleşmesinin artık çok yakın olduğuna inanmışlardı. Osmanlı devletine karşı Yunan yarımadasında 1821’de başlayan isyan sonunda Osmanlı İmparatorluğu’dan kopartılan topaklarla genişlemişler, hâttâ şimdi de başkenti İstanbul olan Bizans İmparatorluğu’nun yeniden yaratılmasını düşlemeye başlamışlardı. İşte Megali İdea adı verilen tasarım budur ve tüm Ege adaları ile Ege bölgesindeki İonia’yı ve Pontus adı verilen Doğu Karadeniz kıyılarını, tüm Trakya’yı ve İstanbul’u kapsayan büyük bir devlet kurmaya yöneliktir.
Yunan isteklerini Paris Konferansı’nda Yunanistan başbakanı Venizelos yürütüyordu. Konferans’a verdiği raporda Venizelos, İstanbul dâhil bütün Trakya’nın ve Bandırma’dan aşağıya çekilecek düz çizginin batısında kalan bütün toprakların Yunanlılara verilmesini, ayrıca Karadeniz’de bir Yunan “Pontus devleti” kurulmasını istiyordu.
Ermeni istekleri:
Ermeniler “Maraş’la birlikte Kilikya”yı, Doğu Anadolu’da altı ili ve Trabzon ilinin bir kısmını istiyorlardı. Ermenilerin istedikleri iller şunlardır: Van, Bitlik, Diyarbakır, Elazığ, Sivas ve Erzurum. Bunlara ilave olarak Maraş, Dörtyol (Cebelibereket) , İskenderun limanı ve Adana.
İngiliz başbakanı L. George Ermeni isteklerini özellikle Trabzon söz konusu olduğu için “oldukça abartılı” bulmuştu ama, Yunan isteklerine ilave olarak Ermenilere tarihi nedenlerle bu toprakların verilmesini uygun gördüğünü de belirtiyordu.
Amerikalılar ise, kurulacak Ermenistan için çok cömert davranıyorlardı ; dünyanın dört bir yanına dağılmış olan Ermenilerin buraya dönmesi için yardım sağlanmasını, 60 bin kişilik bir askeri güç oluşturulmasını , ayrıca kurulacak Ermeni hükümetine yardım etmek ve düzeni sağlamak için 30 bin kişilik yabancı bir kuvvetin bu bölgeye gönderilmesini istiyorlardı.
İKİNCİ AŞAMA
BARIŞÇI YOLLARDAN İHTİLALCİ METOTLARA
Gizli Örgüt Kuruluyor
Mustafa Kemal ve arkadaşları artık Vahdettin’den tamamen umutlarını kesmişlerdi. Bu durumda, Mustafa Kemal ve arkadaşları bir gizli örgüt çekirdeği kurmaya karar verdiler. Bu gizli örgütün amacı, hükümeti düşürmek, gerekirse Padişahı tahtan indirmekti. Kurulan bu gizli örgütten Mustafa Kemal açıkça söz etmiştir, şöyle söylüyor:
“Bir gün Fethi Bey ve dört arkadaşla birlikte, bir hayali tartışma ve görüşmeden sonra, ihtilalci bir komite kurmaya karar verdik ve ihtilalci önlemler düşünmeye başladık...”
Bu önlemler şunlardır:
* Padişahı tahttan indirerek değiştirmek
* Hükümeti düşürmek,
* Yeni bir hükümet oluşturarak daha kararlı hareketlere
başvurmak.
Kurulan bu gizli örgütün adı: Ayyıldız’dır. Ancak bu örgüt, kısa sürede dağıldı.
Kurulan bu gizli örgütün adı: Ayyıldız’dır. Ancak bu örgüt, kısa sürede dağıldı.
Geniş Kapsamlı Tutuklama
Pâdişah Vahdettin, İngilizleri daha fazla tedirgin etmek istemediği için hemen harekete geçirilmesini uygun gördü ve 29/30 Ocak gecesi geniş çaplı tutuklamalara girişildi. İngilizler tarafından düzenlenen 60 kişilik listeden, ilk aşamada 27 kişi tutuklanıp Bekirağa Bölüğü’ne gönderildi. Tutuklananlar arasında İttihat ve Terakki’nin ileri gelenlerinden gazeteci Hüseyin Cahit (Yalçın), düşünür Ziya Gökalp, eski İçişleri Bakanı İsmail Canbulat, Kara Kemal, Hüseyin Kadri, Dr. Tevfik Rüştü (Aras), Hamallar Kahyası Ferit, Mithat Şükrü gibi önemli kişiler vardı.
Tutuklamalar karşısında mütareke basınının tutumu da ibret vericidir. Alemdar, Sabah, Söz gazetelerinde tutuklamalar olumlu karşılanıyor, alkışlanıyordu.
2 Şubat 1919’da Alemdar gazetesinde Refi Cevat yazısında İttihatçıların tutuklanmasını çok beğeniyor ama “Hepsi bu kadar mı?” diye soruyordu.
Mustafa Kemal ve arkadaşları tutuklama sırasının kendilerine geleceğini artık kesin olarak duyumsamaya başlamışlardı.
ÜÇÜNCÜ AŞAMA
ANADOLU’YA GEÇİŞ KARARI
Ocak ayı sonunda gerçekleştirilen büyük tutuklama hareketi de artık İstanbul’da hiçbir olumlu hareketin yapılamayacağını gösteriyordu. Mustafa Kemal, artık kararını vermişti, Anadolu’ya geçmeliydi. Ulusal bağımsızlık savaşını orada başlatmalıydı.
İsmet İnönü ile Görüşme
Mustafa Kemal’in bu sıralarda Albay İsmet Bey (İnönü) ile önemli bir görüşme yaptığı biliniyor. Albay İsmet Bey o sırada Harbiye Bakanlığı müsteşarı idi ve “Barışı Hazırlama Komisyonu”nda görevliydi.
Mustafa Kemal, İnönü’ye, “Hiçbir sıfat ve yetki sahibi olmaksızın Anadolu’ya geçmek ve orada milleti uyandırarak kurtuluş çareleri aramak için en uygun bölge ve beni o bölgeye götürecek en kolay yol hangisi olabilir?” sorusunu sordu.
İsmet İnönü, Atatürk’ün İstanbul’daki yaşamını ve sonunda Anadolu’ya geçiş kararını bir paragrafta özetler. Sözü İnönü’ye bırakalım:
“Atatürk İstanbul’da herkesi uyarmak, memleketin kurtuluşu için resmî kudret sahiplerinin, muktedir (güçlü) memleket evlatlarının bir hükümet halinde memleket çabasına girmelerini sağlamak için bütün tecrübeleri denedikten, bütün imkanları sarf ettikten sonra, nihai kararını şu şekilde tespit etti:
Bir an evvel vazife alarak Anadolu’ya gitmek. Artık bundan sonra Anadolu’ya gitmenin imkân ve çarelerini araştırmaya başlamıştı.”
Yaveri Cevat Abbas Bey’i çağırarak, Kocaeli bölgesinde bir geçiş yolu planlamasını ve bu geçiş yolunun güvenliğinin sağlanması için Kocaeli bölgesinde küçük küçük silahlı müfrezeler (birlik) oluşturulması talimatını verdi.
Bu emirle amaçlanan şudur: Mustafa Kemal en kısa yoldan ancak güvenlik önlemleri alınarak Anadolu’da Ali Fuat Paşa’nın komutası altında bulunan 20. Kolordu’nun sınırları içine girmek istiyordu.
Mustafa Kemal, Gebze, Tavşancıl, İzmit, Değirmendere çizgisini izleyerek Anadolu içlerine geçerken, güvenliği sağlamak için bir Kuvayı Milliye birliği oluşturuldu. Cevat Abbas tarafından oluşturuldu. Cevat Abbas tarafından oluşturulan bu Kuvayı Milliye birliği daha sonra çok ünlenen Yahya Kaptan birliğidir.
29 Nisan 1919 günü, Savaş bakanlığına çağrılıp, kendisine Anadolu’da bir komutanlık görevi önerilmeseydi, Mustafa Kemal, planlanan bu yoldan Anadolu’ya geçecekti.
İTALYANLARLA İLİŞKİLER
Ulusal Bağımsızlık Savaşımızı belirleyen devrim tarihi yazınında pek bilinmeyen, pek fazla da araştırılmamış bir konu vardır: İtalyanların İzmir’de Yunan işgaline karşı bir direniş örgütü kurma girişimleri.. . Böyle bir örgüt kurulması önerisinin genç general Mustafa Kemal’e yapılması...
İtalyanlar, Anafartalar’da İngilizleri yenilgiye uğratmış olan Mustafa Kemal’in Ege bölgesinde Kuvayı Milliye örgütü kurmasını istediler ve bu girişim için her türlü silâh, araç ve gereci sağlayacakları nı da belirtiler.
Mademki İzmir kendilerine verilmiyordu, öyleyse ne yapıp yapmalı Yunanlıların İzmir’i ele geçirmeleri engellenmeliydi. İşte bu aşamada, İtalyanlar gerek Ege bölgesinde, gerekse İstanbul’da çeşitli girişimler başlattılar. İstanbul’daki İtalyan siyasî komiseri Kont Carlo Sforza birçok ilişkiye girdi; özellikle İttihat Terakki üyeleriyle konuşmalar yaptı.
İngiliz, Fransız ve İtalyanlar, İstanbul’un işgal edilmesinden sonra, İstanbul’daki işlerini yetkili bir “yüksek komiser” atayarak yürütmüşlerdir.
İngiliz ve Fransızlar yüksek komiser olarak birer amiral atarken, (Amiral Calthorpe ve Amiral Amet) İtalyanlar bu göreve deneyimli ve yetenekli bir diplomat olan Kont Carlo Sforza’yı getirmişlerdi.
Kont Sforza ile ilk karşılaşmasında- ki Aralık 1918’de olmuştur-Mustafa Kemal de, Sforza’ya aynı soruyu sordu: İtalyanlara güvenebilir miydi?
Kont Sforza bu konuyla ilgili olarak kitabında aynen şöyle yazmaktadır:
“... 1919 başlarında İstanbul’daki İngiliz ajanları Mustafa Kemal’i Malta’ya veya başka bir yere hapsetmeyi planlıyorlardı . O, bundan haberdar oldu ve desteğime güvenip güvenemeyeceğini sordu. Ben de ona cevaben, İtalyan elçiliğinde bir dairenin hizmetinde olduğunu bildirdim. Bu durumun İngiliz istihbarat servisi tarafından öğrenilmesi, diplomatik karışıklıklara sebep olacak adımlar atmalarını önlemeye yetti.”
Bayur kitabında bu konuyu şöyle aktarıyor:
“İngilizlerin, Mustafa Kemal’i tutuklayıp, Malta adasına götürecekleri duyulunca, onun arkadaşlarından birisi Kont Sforza’ya gelir ve herhangi bir tehlike durumunda Mustafa Kemal’in İtalya Büyükelçiliği’ne sığınıp sığınamayacağını sorar.
Kont Sforza’nın cevabı ‘memnuniyetle evet’tir. Böylesi bir durumda bir skandalla karşılaşmamak için İngilizler Mustafa Kemal’i tutuklatmaktan vazgeçerler.
İtalyanlar aslında Ege bölgesini kendileri istiyordu. Yunanlılara zorluk çıkarılması için de bir taşeron arıyorlardı. Mustafa Kemal gibi karakteri bağımsızlık olan bir lider de böylesi bir taşeronluğu kabul edemezdi.
Kont Sforza Türklerin kolayca pes etmeyeceklerine inanıyor ve çeşitli kesimlerle iletişimini sürdürüyor.
* Paris Barış Konferansı’nda Ege bölgesinin Yunanlılara verilmesi üzerine kandırıldıklarını iyice duyumsayan İtalyanlar mademki biz İzmir’i alamadık, öyleyse ulusalcı Türkleri harekete geçirelim, İzmir’in bize verilmesi için onlardan yararlanalım. Bu olmazsa, Ege’de bir direniş hareketi başlatalım diye tasarlıyorlar ve harekete geçiyorlar.
* Bu konuda İzmirli kimi yurtseverleri örgütlüyorlar, onları İzmir’e götürmek için İtalyan deniz kuvvetlerine ait Bronzetti isimli küçük savaş gemisini tahsis ediyorlar.
* Ege’de direniş hareketini başlatacak yetenekli bir asker, bir komutan arıyorlar. Temaslar yapıyorlar, kendilerine Ege’de yapılacak bir direniş örgütlenmesi için Çanakkale’de İngilizler ve bağlaşıklarını durduran ve yenen genç komutan Mustafa Kemal öneriliyor.
* İtalyanlar böylesi bir örgütlenme için her türlü parasal destek, askeri araç ve gerecin sağlanmasını da üstleniyorlar.
İtalyanların gerekçeleri şöyledir: Silahlı örgütlenme yapmalısınız. Yunanlılar sizin düşmanınızdır. Onları Ege topraklarına sokmamalısınız. Eğer bunda başarılı olmazsanız, hiç olmazsa dostunuz, size daha insancıl davranacak olan İtalya’yı tercih etmelisiniz. Türkçesi: İtalyanların İzmir’e çıkmalarını istemelisiniz.
İtalyanların önerdiği model bu derece açık ve yalındı. Modelin başarısı için çalışmalar yapılıyordu. İşte bu aşamada İtalyanlar en üst noktada, Siyasî Komiser Kont Sforza düzeyinde Mustafa Kemal’le ilişkiye geçti. İtalyanların Mustafa Kemal’i tutuklanmaktan neden koruduğu da böylece daha iyi anlaşılıyor ve akılcı bir temele oturuyor.
Mustafa Kemal’le Kont Sforza arasında İstanbul’da kurulan iyi ilişkiler, Sforza’nın İtalya Dışişleri bakanı olduğu dönemde olumlu ürünlerini verdi. TBMM açıldıktan sonra, Ankara hükümeti Avrupa’daki ilk temsilciliğini Roma’da açtı. Kuşkusuz bu bir rastlantı değil, planlı bir girişimdir.
ŞUBAT 1919
Şubat ayındaki genel görünüm şöyledir:
1 Şubat 1919’da İngiliz ve Fransız ortak silahlı gücü Turgutlu-İzmir- Aydın demiryolu sistemine el koydu.
2 Şubat’ta hükümet aldığı bir kararla feshedilmiş olan İttihat ve Terakki Fırkası’nın tüm mallarına el koydu.
Ocak sonu, şubat başlarında Osmanlı ordusu Kars, Ardahan ve Batum’dan çekildi.
Ermeni göç ettirme olayı sanıklarını İstanbul’da yargılamak için kurulan “Divanı Harp” çalışmalarına başladı.
10 Şubat’ta Adana’da Fransızlar tarafından kışkırtılan Ermeniler, Türklerin işyerlerini ve dükkanlarını yağmaladılar.
22 Şubat’ta İngilizler Maraş’ı işgal ettiler, 23 Şubat’a Karadeniz’de Rumlar toplanarak Rum Karadeniz Pontus devletini kurmaya karar verdiklerini açıkladılar.
24 Şubat’ta Tevfik Paşa hükümeti istifa etti, ancak aynı gün hükümeti kurmak için yeniden görevlendirildi ve 3. kez hükümetini kurdu. Amaç bakanlar kurulundaki kimi uyumsuz kişileri temizlemekti.
İngiliz-Fransı z Çekişmesi
Avrupa tarihinin önemli bir bölümü İngiliz-Fransı z çıkar çatışmasının da tarihidir. Kuşkusuz buna, Almanya’yı da eklemek gerekir.
İngiliz Fransız çekişmesinin altında, sâdece I. Dünya Savaşı’ndan sonra oluşan yeni dünya düzeninde Osmanlı topraklarının paylaşımı değil, genel çerçevede Türkler üzerinde kimin etkin olacağı düşüncesi de vardır.
İngiliz-Fransı z sürtüşmesi, ateşkes hükümleri gereğince İstanbul ve Anadolu’da kimin yetkili ve sorumlu olacağından kaynaklanıyordu. İngilizlere bakılırsa, “Osmanlı ordularını yenen İngilizler olduğuna göre, diğer müttefiklerine danışmadan İstanbul ve Anadolu’da kendileri mutlak yetkili olmalıydı.” Fransızlara göre “Avrupa Müttefik Orduları komutanlığına Fransız General Francher d’Esperey atanmıştı, o nedenle asıl yetkili Fransızlar olmalıydı.”
İstanbul’daki ortak karar birliklerinin komutanlığı İngiliz Generali Milne’ye verilmişti. Bu noktada, Fransız hükümeti General Milne’den daha kıdemli olan Fransız Doğu Orduları başkomutanı Mareşal Franchet d’Esperey’i İstanbul’a göndermeye karar verdi.
İngiliz-Fransı z generalleri arasındaki bu sürtüşme 3 Aralık 1918’de Londra’da İngiliz, Fransız ve İtalyan yetkililerinin bir araya gelip aldığı kararla görünürde çözülmüştü. Bu karara göre İstanbul’un Avrupa bölümünden Fransız generali d’Esperey, Anadolu bölümünden İngiliz generali Milne sorumlu olacaktı.
Mustafa Kemal’e 6. Ordu Komutanlığının Önerilmesi
Mareşal Allenby, İstanbul’da hükümetten, Ali İhsan Paşa’nın yerine 6. Ordu komutanlığına Mustafa Kemal’in atanmasını istedi. Bu önerinin nedenini saptamak zordur. Çanakkale’de iki kez İngiliz saldırısını kıran ve Filistin’de Katma Savaşları’nda Allenby’nin tüm orduları ezip geçmesini engelleyerek Osmanlı ordusunun bir bölümünü kurtarıp Anadolu içlerine gönderen Mustafa Kemal’i, Mareşal Allenby neden 6. Ordu komutanlığına öneriyordu?
Bayur’a göre bu öneri Mustafa Kemal’i “küçük düşürmek için” yapılmıştı.
Güneydoğu Anadolu’da Irak sınırına yakın bir yerde konuşlanmış ancak mevcudu son derece azalmış olan 6. Ordu komutanlığına giderse sürekli olarak üstün İngiliz kuvvetlerinin denetimi altında kalacağını çok iyi değerlendiren Mustafa Kemal böylesi bir görevi kabul etmedi.
Bu görev önerisinin, Mustafa Kemal tarafından reddedilmesinden kısa bir süre sonra, 24 Şubat 1919’da Savaş Bakanlığı barış dönemi kadrosuna geçilmesi nedeniyle yaverinin ve otomobilinin alındığını ve Ordu komutanlığı ödeneğinin de kesildiğini resmî bir yazı ile Mustafa Kemal’e bildirdi.
Anadolu’ya Geçiş Hazırlıkları
Mustafa Kemal’in Ocak ortalarından itibaren, Anadolu’ya geçmek ve mücadeleye orada başlama fikrî artık kafasında kesinleşmişti. Anılarında şöyle diyor:
“Bu geçirdiğim zamanın bir kısmını da hazırlıklara ayırdım. Tahmin edersiniz ki fikir hazırlıkları, seferberlikte asker toplamak için olduğu gibi davul zurna ile temin edilemez. Fikir hazırlıklarında tevazuuyla (alçakgönüllülükle) çalışmak, kendini silmek, karşısındakine samimi bir kanaat (içtenlikli bir kanı) ilham etmek (esinlendirmek) lazımdır.”
İşte bu noktada karar verilmişti, Ali Fuat Bey de artık kolordusunun başına gitmeliydi.
Görevinin başına gitmek için Ali Fuat Paşa’nın aslında kimseden izin almasına gerek yoktu. Paşa’nın 20. Kolordu komutanlığı sürüyordu, kendisi 20 Aralık 1918’de hastalık sebebiyle, izinli olarak İstanbul’a gelmişti ve artık kolordusunun başına gitmeliydi.
Anadolu’daki kadro yavaş yavaş oluşuyordu. Ali Fuat Paşa, 25 Şubat 1919 tarihinde Konya’da bulunan 20. Kolordunun başına gitti.
Aynı gece Rauf Orbay’ın durumunun da görüşüldüğü ve istifa kararının o gece verildiği anlaşılıyor. Deniz Albayı olan Rauf Bey’in Anadolu’da bir göreve atanması olanak dışıydı. Rauf Bey de askerlikten istifa edip sivil olarak bu direniş örgütlenmesine katılmaya karar verdi. İstifa dilekçesini yazdı ve 27 Şubat 1919 günü, dilekçesini Bahriye Bakanlığı’na sundu.
Daha sonra gün yüzüne çıkan İngiliz gizli belgelerine göre şubat ayında, Mustafa Kemal’in tutuklanması ya da ivedi olarak İstanbul dışına gönderilmesi resmen istenmişti.
28 Şubat 1919’da, gizli servis elemanı Yüzbaşı Hoyland, İstanbul’daki İngiliz Gizli Servis Başkanlığı’na verdiği raporda 34 kişinin görevlerinden uzaklaştırılması nı ve İstanbul dışına sürülmesini istemişti.
Bu listede bulunan isimler içerisinde Mustafa Kemal ve yaveri Cevat Abbas’a ilave olarak, o sırada Osmanlı devleti Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak, Savunma Bakanlığı Müsteşarı Albay İsmet İnönü, Kazım Karabekir Paşa, Halil Kut Paşa, Albay Ali Çetinkaya vardı.
Bu raporun gerekleri yerine getirilseydi, örneğin o sırada Mustafa Kemal tutuklanıp Malta’ya sürülseydi, tarihin gidişi değişebilirdi.
SARAYLI HANIMLAR KONUSU
MART 1919
6 Mart günü, Paris Barış Konferansı Dörtler Konseyi yapılan incelemeler sonunda, Yunanistan’ın önerilerini kabul ettiğini ve Batı Trakya’nın Yunanistan’a bırakılmasını uygun gördüğünü açıkladı. Anadolu toprakları üzerindeki paylaşım adım adım gerçekleşiyordu.
7 Mart 1919’da Fransızlar Adana’nın Kozan bölgesini işgal ettiler. Belediye meclisini yeniden düzenlediler, meclis üyelerinin yarısını Ermenilere verdiler. Ayrıca, Fransız jandarma gücüne yerel Ermenileri aldılar.
İngilizler de boş durmuyordu. 9 Mart 1919’da “asayişin bozulduğunu” gerekçe göstererek Samsun’a 200 kişilik bir askeri birlik çıkardılar. Bu birliğin bir kısmı mart ayının sonuna doğru Merzifon’a kaydırıldı.
Irak sınırındaki 6. Ordu komutanlığından azledilerek İstanbul’a çağrılan Ali İhsan (Sabis) 2 Mart 1919 günü Haydarpaşa Garı’na ulaştı. Trenden iner inmez İngilizler tarafından tutuklandı. Bu durum Mustafa Kemal ve arkadaşlarını çok tedirgin etmişti.
3 Mart’ta Tevfik Paşa hükümeti istifa etti ve İngiliz dostu olarak bilinen Damat Ferit Paşa, hükümeti kurmakla görevlendirildi.
Damat Ferit hükümeti göreve gelir gelmez, eski İttihatçıların ve eski devlet adamlarının tutuklanmaları na yeniden başlandı. Özellikle Mustafa Kemal’in en yakın arkadaşı Fethi Okyar’ın tutuklanması, ulusalcıları son kertede tedirgin etmişti, acaba sıra Mustafa Kemal’e ne zaman gelecekti?
Mart ayının son haftasında (24 Mart 1919) Urfa, bir İngiliz askeri birliği tarafından işgal edildi.
Osmanlı devleti Paris Konferansı’na davet edilmemişti. Başbakan Damat Ferit çocuksu düşler görüyor, oraya giderse birçok şeyi değiştireceğini sanıyor ve Paris’e gitmek için girişimlerde bulunuyordu.
Oysa, emperyalist güçlerin Osmanlı’yı dinlemeye niyetleri yoktu, Paris’te Anadolu topraklarını paylaşma planlarını kendi aralarında sürdürüyorlardı.
Pâdişah Vahdettin’in tüm kaderini İngilizlere bağlaması, İngiliz yanlısı olarak tanınan Damat Ferit’in sadrazam oluşunda etkili olmuştu. Nitekim, Damat Ferit hükümetini ilan eder etmez ilk iş olarak İngiliz Yüksek Komiserliği’yle ilişkiye girdi.
Sadrazam Damat Ferit paşa yayınladığı bildiride, “ermeni göç ettirme suçları ve yolsuzluk yapmış olanlarla Müslüman olmayan azınlıklara iyi davranmayanları n şiddetle cezalandırılacağı nı” ilan etti.
17 Mart 1919 tarihinde, İzmir’de Kuvayı Milliyeciler önemli bir toplantı yaptılar. İzmir Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin kongresi İzmir’de Millî Sinema’da başladı ve 19 Mart’a kadar 3 gün sürdü. Toplantı sonunda yayınlanan bildiri, “Biz çeşitli halk sınıflarının delegeleri, Türk halkının millî iradesine uyarak kongre halinde toplandık...” cümlesiyle başlıyordu. Aynı bildiride “Türk ulusunun parçalanarak azınlıkların boyunduruğu altına düşürülmemesi” isteniyor, “Türk milleti kendisini koruma kararındadır,” deniliyordu.
Bu bildiride yer alan “vatanın bütünlüğü” ve “Türk halkının millî iradesi” gibi kavramlar, kongrenin bilincine tanıklık ediyordu.
30 Mart 1919’da Damat Ferit İngiliz Yüksek Komiserliği’ni tekrar ziyaret etti. Kendisinin pâdişah tarafından gönderildiğini, padişahın “Osmanlı gücünü tamamen İngiliz hükümetinin emrine vermek amacını güttüğünü, padişahın İngiltere’den başka hiçbir devlete başvurmak istemediğini” belirterek yazılı bir öneri paketi sundu.
İngiliz gizli belgelerinden, 30 Mart 1919’da Damat Ferit’in, İngilizlere Türkiye’de bir “manda idaresi” önerdiğini öğreniyoruz. Bu utanç verici manda önerisi hakkında İngiliz Yüksek Komiserliği adına Amiral Webb, Londra’ya gönderdiği gizli şifreli telgrafta Pâdişah Vahdettin adına, sadrazam tarafından yapılan bu ziyarette “Osmanlı devletinin İngiltere’ye tamamen boyun eğdiği (Webb’in kullandığı deyim: Total submission) belirtiliyordu.”
Bu belge açık ve net bir biçimde padişahın kendisini İngiltere ile bütünleştirdiğini göstermektedir.
Mustafa Kemal, padişaha ve Damat Ferit’e güvenmiyordu ama, böylesine alçakça bir girişimde bulunabileceklerini de düşünemezdi. İngiliz devleti gizli belgeleri 1966 yılında açıklığa kavuşup yayınlanmasaydı yine de kimse bu derece alçaklığı bunlara yükleyemezdi.
Atatürk bu belgeleri sağlığında görebilseydi, herhalde bu hainleri bir kez daha lanetler, Anadolu’ya geçip ulusal bağımsızlık hareketini başlatmış olmaktan bir kez daha mutluluk duyardı.
ŞİŞLİ’DEKİ EV VE GELECEĞİN KADROSU
Taksim’den Harbiye Osmanbey yoluyla Şişli Camii’ne doğru giderken sağ tarafta bugün Halaskargazi Caddesi No: 250 adresindeki Atatürk Müzesi olan bu evde Mustafa Kemal Samsun’a gitmeden önce beş ay kaldı.
Bu dönemde evin birçok konuğu olmuştur, ama yedi tanesi son derece önemlidir. Bunlar, Rauf Orbay, Ali Fethi Okyar, Ali Fuat Cebesoy, Kazım Karabekir, Fevzi Çakmak, Refet Bele ve İsmet İnönü’dür. Bunların hepsi de asker kökenlidir. Fevzi Çakmak o sırada Osmanlı devletinin Genelkurmay başkanıdır, Şişli’deki evi ziyaret etmemiştir ama, diğerleri kimisi sürekli, kimisi birkaç kez de olsa, Şişli’deki evin ziyaretçileridir.
Bu yedi kişi, bağımsızlık savaşı ve sonrasının kadrosudur. Kuşkusuz daha başkaları da vardır, ama bu yedi kişi Ulusal Kurtuluş Savaşı döneminde en önemli görevleri üstlenmişlerdir.
Rauf Orbay
Rauf Beyle Mustafa Kemal arasındaki dostluk ve arkadaşlık çok eskilere dayanıyordu. 1909’da İstanbul’daki gerici kalkışmayı önlemek için Rumeli’nden gelen Hareket ordusu Kurmay Karargahı’nda tanışmışlardı. Her ikisi de henüz 28 yaşlarında genç subaydılar.
Rauf Bey, Bahriye nazırı olarak Mondros Ateşkes Anlaşması’nı imzaladığı sırada, Amiral Calthorpe, Rauf Bey’e ayrıca bir mektup vermiş, sanki çok önemli bir lütufta (iyilik) bulunuyormuş gibi Çanakkale ve İstanbul boğazlarının yalnızca İngiliz ve Fransız askerleri tarafından işgal edileceğini belirtmişti.
Rauf Bey de İstanbul’a gelişinde Mondros Ateşkesi için çok olumlu konuşmalar yapmıştı. Anlaşmanın imzalanması üzerinden on gün geçince İstanbul’un işgal edilmesi Rauf Beyde aldatılmışlık duygusu yaratmıştı. Bu duygularla Rauf Bey, kendisini Mustafa Kemal’e çok yakın buluyordu. Mustafa Kemal Samsun’a gitmek için yola çıktıktan birkaç gün sonra Orbay, Ege bölgesine doğru yola çıktı.
Bir ihtilal bildirisi olan Amasya Bildirisi’ne Orbay imza koydu. Erzurum ve Sivas kongrelerinin toplanması sırasında Atatürk’ün yanında yer aldı. Önemli katkılar sağladı. Sivas Kongresi’nde Heyeti Temsiliye üyeliğine seçildi.
Rauf Orbay, 12 Ocak 1920’de toplanan son Osmanlı meclisine Sivas milletvekili olarak katıldı.
Rauf Bey 16 Mart 1920 baskınında İngilizler tarafından tutuklandı ve Malta adasına sürgüne gönderildi. Malta’dan serbest bırakılınca hemen Ankara’ya katıldı ve başbakanlığa getirildi.
(12 Temmuz 1922)
Atatürk 9 Eylül 1922’deki kesin zaferden hemen sonra bir resmini Rauf Orbay’a şöyle yazarak imzalıyordu. “Benim çok muhterem (saygıdeğer) kardeşim ve Türkiye’yi kurtarmakta gerçek yardımcı ve destekçi kardeşim Rauf’a.”Mustafa Kemal, bütün yaşamında bu derece içtenlikli olarak pek az kişiye hitap etmiştir.
Ulusal Kurtuluş Savaşımızın başında bu kutsal mücadeleye çok büyük katkılar sağlayan Rauf Orbay, ne yazık ki Cumhuriyet’in ilanını bir türlü içine sindiremedi.
Lozan Antlaşması, Cumhuriyet’in ilanı ve özellikle halifeliğin kaldırılması konularında Rauf Orbay ve Kazım Karabekir konunun önemini ne kavrayabildiler ne de özümseyebildiler. Bu devrimlere karşı çıktılar. İzmir suikastı nedeniyle İzmir İstiklal Mahkemesi tarafından suçlu bulunan Rauf Orbay o sırada Avrupa’da bulunuyordu ve yurda dönmedi.
Cumhuriyet’in 10. yıldönümünde çıkarılan af yasası ile Rauf Beyin cezası affa uğradı, Temmuz 1935’te İstanbul’a döndü bir süre sonra Atatürk, Ali Fuat Cebesoy’u Rauf Beye göndererek kendisini Çankaya’ya davet etti, ancak bu görüşme gerçekleşemedi.
“İhtilaller kendi çocuklarını yer” sözü tüm ihtilaller için geçerlidir. İhtilallerin değişmez yasası, ihtilalci kadronun bir gün kendi içinde çelişkiye düşüp parçalanmasıdır. Anadolu ihtilali başarıya ulaşıp, daha ileri aşamalara geçince ihtilali yapan kadro, bir gün kendi içinde parçalandı.
Atatürk Nutuk’ta şöyle diyor: “...Ulusal savaşa birlikte başlayan yolcuların kimileri, giderek ulusal yaşamın bugünkü cumhuriyet yasalarına dek uzayan gelişmelerinde, kendi düşünce ve ruh yeteneklerinin kavrama sınırı bittikçe bana direnmeye ve karşı olmaya başlamışlardır.. .”
Kuşkusuz Atatürk’ün burada sözünü ettiği yakın arkadaşlar Orbay, Karabekir, Bele ve Cebesoy’dur.
Rauf Orbay, Atatürk hakkında son derece önemli bir noktayı şöyle ortaya koyar:
“Mustafa Kemal Paşa mücadeleye atılmasaydı bu memleket kurtulamazdı. Anadolu’nun tehlikeye düşen yerlerinde, Batı’da, Doğu’da ve Güney’de başlayan ve bir yurtsever düşüncenin ürünü olan zayıf millî direniş hareketleri Mustafa Kemal tarafından birleştirilmeseydi, her biri ayrı ayrı kolayca bastırılabilirdi. Nur içinde yatsın büyük kurtarıcı...”
Ali Fuat Cebesoy


