Anasayfa Postalar YAŞAM BAŞKALAŞIM (METAMORFOZ)


Warning: copy() [function.copy]: Unable to access http://i48.tinypic.com/5l2q38.jpg in /home/postacom/domains/postapaylas.com/public_html/plugins/content/mavikthumbnails.php on line 294
AddThis Social Bookmark Button

Kelebek mi olmak istersin, Danaburnu mu? Kelebek içinde doğa sevgisi olan her insanda,  bir sevecenlik ve ilgi yaratır. Danaburnu diyince ya hiç bir çağrışım olmaz ya da yanlış olarak inek yavrusunun burnu çağrışır. Halbu ki  Danaburnu, yaşam şekli köstebeğe benzeyen, çekirge ve ağustos böceği ailesinden bir böcektir.  Bu canlıların yaşamı, bizim gördüğümüz bu son evreden ibaret değildir. Kelebeğin başkalaşımları göz önünde ve üç aşamalı olurken, danaburnu’nun yer altındaki başkalaşımının kaç aşamalı olduğu bile saptanamamıştır. Biz onu bahçede tarlada umutlarımızı bağladığımız ürünlerin köklerini kemirmekte olduğu zaman fark ederiz.  Bu etkinliklerini de karanlıkta gerçekleştirir.

İnsanlar doğanın en gelişmiş canlı türü olarak, doğadaki olguları özümsemişlerdir. İnsanların başkalaşımları kabuk değiştirmeyi bile gerektirmez. Benimsenen ideoloji, inanç sistemi, bazen insanı kalıplara sokar, ön değerlere, ön yargılara dönüşür. Ön yargılar, bir tür görme bozukluğuna sebep olur. Bakılan olay veya nesne doğru algılanamaz. Ön yargılar için öteden beri kullanmakta olduğum, ‘’ En iyi ön yargı, güçlünün haksız olduğuna inanmaktır.’’ Deyişim, hiç değilse bu ön yargınız, karşınızda ki güçlü kişiye, haksız olsanız da  zarar veremez hükmünü anlatmaktadır.  İbn-i Haldun’un bu konuda ki derin kavrayışına da yer vermeliyiz. Der ki: ‘’    Alimler kıyas yoluyla hüküm verirler, kıyas ve genelleme yoluyla. Müşahedelerini zihinlerindeki kalıplara dökerler. Bu alışkanlık, birçok  hataların kaynağıdır.(1)’’  İnsanlar, bazen  kullandıkları gereçlerle adeta özdeşleşirler, yani aletleşirler, insan mı alete hükmeder, alet mi insana hükmeder sorusuna tamamen doğru bir yanıt vermek güçleşir. Elinde kalem veya parmaklarının altında klavye olan insanla elinde silah olan bir polis ya da asker’in durum algılaması ve bu algılarına göre davranış geliştirmesi tamamen farklıdır. Öyle bir aşamaya gelinir ki toplumun bireye vermiş olduğu rol, bireyin karekterini oluşturur. Toplumsal olayları, çatışmaları değerlendirirken bu etkenleri gözardı etmemek gerekir.

Yüz binden fazla Yeniçeri’yi sekiz bin Rus askerinin Yeşilköy’e kadar kovalaması  III. Selim’i arayışlar yapmaya zorlar. Bir Mevşeret Meclisi toplanır. Bu meclis üyelerinden Yusuf  Paşa zorunlu askerliği önerir.(2)  Bu tarihe kadar Osmanlı’da Medreselerde okutan ve okuyan mollaların askerlikle ilişkisi, sefere çıkanları dualarla uğurlamaktan ibarettir. Molla takımının paşa düşmanlığı Yusuf Paşa’ya kadar  dayanır. Osmanlı’da ‘’şeriat isterük’’ ayaklanmaları bu tarihten sonra başlar. Esasında istenen molla ayrıcalığıdır. Cumhuriyet mollaya ayrıcalık şöyle dursun, vatandaşa, sen, Allah huzurunda molladan daha evlasın demiştir. Molla takımının dini saptırmayı paraya dönüştürme çarklarının kırılması, onları sistemle çatışır duruma getirmiştir.

Din üzerinden, din adına olduğu iddia edilen bir mücadele yürütmenin, çok büyük ön kazanımları vardır. Bin dört yüz yıldır tekrarlanan bir deyiş kullanılmakta, Allah adına söylendiği iddia edilmektedir. Hal böyle olunca, hedef kitleye, sizi kandırıyorlar, sizin sırtınızdan çıkar sağlıyorlar diyen bir üçüncü kişi, cennetle mücdelenenlerden de olsa peşinen dinsiz damgasını yer. Kellesi kolunun altında böyle yiğitler, milletimizi canımız pahasına da olsa uyarmalıyız, bu da bizim görevimizdir diyenler olmuştur; olacaktır da.  Bu çıkışlara tahammül edilemez. Korkutulur, baskı uygulanır, öldürülür, yok edilir, yakılır.

Ben bir Anadolu çocuğuyum, bir çoğunuz gibi. Anadolu  bucağında, ilçesinde, ilinde içki de satılırdı, ezan da okunurdu, oruçta tutulurdu, nefis kulüpleri vardı. İçmenin söyleşinin adabı vardı. Kurallara uymayan o kapıdan bir daha giremezdi. Bir kaç yıl önce, Ramazan ayında, bir anadolu kasabasında, bir alevi yurttaşımız yemek yiyecek yer bulamıyor; arkadaşımın işyerine geliyor, aynen şöyle diyor. ‘’ Selamın aleyküm! Arkadaşlar bu memlekette müslüman yok mu? Yemek yiyecek yer bulamıyorum.’’ Arkadaşım. ‘’ Buyur baba arkaya geç, ben birşeyler ayarlayım, yemeğini ye!’’ diyor.

İnsanın akıl ve iradesi ile seçmesi gereken şeyleri zorla yaptırmak, bu davranışın bir hak olduğunu sanmak, Allahın akıl ve irade verdiği insan üzerinden, Allah’a tahakküm etmektir. Yani şirk koşmaktır. İnsanın beynine zincir vuruluyorsa, o zincir ister demir olsun, ister bakır, isterse altın ne fark eder? Bir konu üzerinde, düşünülmüyorsa, konuşulmuyorsa, yazılmıyorsa, ya da bunları yapmak belli koşullara bağlı ise, işte o tabudur.  Tabucular aynı zamanda tabutcudur. Onların kurallarını ihlal edenleri yok ederler. İçinde bulundukları sistemde marjinal kalıyorlarsa  etkinlikleri yeraltındadır, tıpkı  danaburnu gibi. Bu aşama Türkiye’de, yerleri asla doldurulamayacak aşağıda sıralayacağım vatan evlatlarının yok edilmesiyle yaşanmıştır. Herkes kendi yerini doldurduğu için, kimse kimsenin yerini de  dolduramaz.

31 Ocak 1990 Muammer Aksoy, Ankara Bahçelievler’de kurşunlanarak öldürüldü. En son yaptığı iş: Atatürkcu Düşünce Derneği’nin kurucu başkanı  olmaktı.

4 Eylül 1990 Turan Dursun, İstanbul’da evinden işine giderken silahlı saldırı sonucu öldürüldü. İbn-i Haldun’un Mukaddime’sini türkçeye çevirdi. Din bilgini olduğu halde, dine eleştirel yaklaştı.

6 Ekim 1990 Bahriye Üçok, Ankara Çankaya’da ki evine gönderilen bombalı paketin patlaması ile yaşamını yitirdi. İslamı ve İslam topluluklarını konu edinen kitaplar yazmıştı. Son yapıtı: Atatürk’ün İzinde Bir Arpa Boyu.

24 Ocak 1993 Uğur Mumcu, Ankara’da aracına yerleştirilen bombanın patlaması sonucunda yaşamını yitirdi. Yazdığı  kitapların bazıları:  Tarikat- Siyaset- Ticaret,  Rabıta, Kürt İslam Ayaklanması, son yapıtı da, Kürt Dosyası.

2 Temmuz 1993 Sivas Katliamı, Madımak Oteli’nde, Aralarında Aziz Nesin’in de bulunduğu, çoğunluğu alevi guruba, tekbir ve dinsizlere ölüm naralarıyla saldıran gurup, oteli ateşe vermiştir. Ne yazık ki olay, dönemin belediye başkanının ve polisin adeta nezareti altında olmuştur. Yanarak ölenlerin sayısı: otuz beş kişidir. Koray Kaya 12 yaşındadır.

21 Ekim 1999 Ahmet Taner Kışlalı, tıpkı Bahriye Üçok gibi bombalı paket sonucu yaşamını yitirdi. Bir çok kitap yazdı.  Atatürk'e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği,   Kemalizm Laiklik ve Demokrasi, gibi.

18 Aralık 2002  Necip Hablemitoğlu, silahlı saldırı onucu yaşamını yitirdi. Alman vakıflarının Türkiye’deki etkinliklerini yazdı. Son yapıtı, Köstebek; Fetullah Gülen cemaatinin devlet içinde kadrolaşmasını, izledikleri stratejiyi açığa çıkarttı.

Bu insanların ortak özelliği Kemalist olmaları, yani akıl ve bilimden başka öndeğerleri olmayan, tabuları açıkca eleştirebilen, insansever insanlardı. Bu cinayetleri, İslami Hareket Örgütü, İBDA-C, İslami Cihad gibi örgütler üslendi. Uğur Mumcu’nun öldürülmesiyle ilgili olarak yakalanan, İrfan Çağrıcı’nın İran bağlantıları tam olarak aydınlanmadı. Muammer Aksoy’un öldürülmesi ile ilgili olarak silah izinden yakalanan, Necdet Yüksel, Ahmet Taner Kışlalı’yı da biz öldürdük dedi. Azmettirenlerle ilgili hiç bir iz her nasılsa bulunamadı. Bulunamamasını n ipucu bana tesadüfen 1988  yılında verilmişti. Tesadüfen bir polis müdürüyle aynı masada yemek yemek durumunda kaldım. Masada bulunanlardan biri beni tanıtmak için; ‘’Kamil bey kardeşimiz, (X şirketinde) çalışıyor’’dedi.   Müdür bey bana nasihat etmek gereği duymuş olmalı ki, ‘’.... kardeşim bu memlekette din, Allah düşmanları var’’ dedi. Ben de, ‘’ Sayın müdürüm herhalde gereğini yapıyorsunuzdur, dedim.  ‘’ Hiç şüpheniz olmasın!’’ diye cevap verdi.  Ben de,  polisin, vatandaşın can ve mal güvenliğinden, huzurundan sorumlu olduğunu sanıyordum diyince, renkler değişti. Onu da yapıyoruz diye konuşma bitirildi. Yani, din düşmanı olduğu söylenen birinin öldürülmesi, onun zaten yok edilmesi gerektiğini düşünen bir polis müdürünü, failleri bulmak açısından neden ilgilendirsin. Polis teşkilatının içinde benzer infaz timlerinin varlığı Susurluk’ta kamyona çarpmadı mı? Bir tek tim var dı da o mu kamyona çarptı? Bu kazada ele geçirilen evraklarda altmış civarında isim varken, dönemin başbakanı, Necmettin Erbakan neden fasa fiso diye olayın üstüne gitmedi?

Rüzgarsız bir havada, bahçenizde ki elma ağacı sallanıyorsa, belli ki birileri elma dökmek istiyordur. Elmayı dökenlerin yiyeceği erken yakalanmadığı takdirde kesindir. Bu cinayetler işlendikce ve failleri de bulunmadıkca, mahalledeki bakkal içki satmaktan korktu; lokantacı ramazanda açmaktan korktu; gazete bayisi A gazetesini B dergisini satmaktan korktu;  korkaklar oruç tutmadığı halde tutuyorum dedi;  korkmayanlar Van 100. Yıl Üniversitesinde Mehmet Tekin gibi  öldürüldü; Yazarlar, gazeteciler öldürülenler gibi yazmaktan korktu. Yani iddia edildiği gibi bu olaylar kışkırtma amacına yönelik değildi. Ne yarar sağladığı ve sağlayacağı en baştan planlanmıştı. Cesur yürekler sustukca yok edildikce,  herkesi kendisi gibi saf ve dürüst sanan dindar anadolu insanının şah damarından beslenen yeraltı cellatları yer yüzüne çıkmaya başladılar.  Tetikcilerin bir kısmı, Çeçenistan’a bir kısmı da Afganistan El Kaideye uğurlandıktan sonra geri dönüp bir gün efendilerini ele verme olanağı da yok edilmişti. Bundan sonra toplumun bu cinayetlerin failleri sorusuna öyle bir yanıt vermeliydiler ki, bir taşla iki hatta beş kuş vurulmalıydı. Yukarıda sıraladığım cinayetler, PKK’ye haraç vermediği için, PKK tarafından öldürülen Kürtler, PKK’ye haraç verip yataklık ettiği için, rutin dışı kuvvetler tarafından öldürülen Kürtler ve Türkler, hatta Danıştay baskını bile bu  suç örgütüne yüklenmeliydi. Örgütün adı bile, bir hesaplaşmadır. Ulusculuk, milliyetcilik geldiği için ümmetcilik etkisizleşmişti, o halde on dört bin yıldır Türk olan Türklerin çıkış destanının adı örgütün adı olmalı, kitleler onu ağzına almaktan korkmalıydı. İsim bulundu: ‘’ERGENEKON’’  Bu örgüte üye bulacaklar, hatta  Atatürk, laiklik, çağdaşlık, demokrasi diyen tertemiz insanları bu örgüte yamayacaklardı . Bu örgütün silahlı olması gerekirdi.  Kamu oyu buna inanmalıydı. Bütün bunları tek başlarına yapacak güçleri varmıydı? Bu şüpheliydi. Müttefik gerekiyordu.  Türk Silahlı Kuvvetleri, PKK mücadelesinde, PKK’nin arkasında batılı mütefiklerin bir kısmı ile ABD’yi suç üstü yakalamış ve karşı tavrını ilan etmişti. TSK, kemalist, laik demokratik rejimin bekcisi. Amaçlar öyle üst üste oturuyordu ki, heyecandan sürçü lisan ile bazen meramlarını açık ediyorlardı. Müttefikin bu konulardaki uzmanlığından yararlanmak farz oldu. Muhtelif yerlere silahlar gömülecek, sonra onlar devlet televizyonundan uzaktan çekilmek kaydıyla naklen yayında sökülecek, belgeler uydurulacak, montajlanacak ele geçirilmiş, taraf basın yayın organlarında naklen yayınlanacak. Millet televizyonları n karşısında, iki kelimeyle konuşur hale getirilecek. ‘’ Vay anasına, ey vah! Ey vah!’’  Aylardır, yıllardır etkisizleştirilmeler ine karar verilen insanların telefonları hamiline dinleme kararlarıyla dinlenmiş, yine elle tutulur bir şey bulunamamıştı. Tanık lazım. Kim durup dururken yalancı tanık olur ki? Öyle bir yasal düzenleme yapılmalıydı ki, arzu edileni söyleyecek, hayatta kaybedecek de zaten bir şeyi kalmamış bir kaç soysuz bulunursa, bunların sülalesi ihya edilmeliydi. Böylece suçlusu suçsuzu aynı torbaya doldurmak mümkün olacaktı. ABD için, Türkiye’de demokrasi olmasının, tezkereyi oylamamak gibi bir sonuç yaratmış olması ve TSK’nin de darbe yapmaya yanaşmaması,  Türkiye’de ipleri kendi elinde bir sivil dikta arzulaması hevesini uyandırmıştır. Bu yüzden ittifak sağlanmıştır.

14  Haziran 2007 Ümraniye’de emekli assubayın olduğu söylenen bir kısım mühimatın bulunması.

27 Aralık 2007 Tanık Koruma Kanunu’nun çıkartılması

25  Temmuz 2008, İki bin beşyüz sayfalık I. Ergenekon iddanamesinin  İstanbul 13. Ağır ceza mahkemesince kabul edilmesi.  Üç yıla yakın bir zamandır bu dava devam ediyor. Daha ne kadar süreceği belli değil.

Bu günlerde olup biten yargıya ve üs yargı kurumlarına karşı organize yıprtama, sindirme, ele geçirme uğraşlarının esas sebebi: O davanın kararı gelene kadar üst tarafı ayarlama operasyonudur. Başbakan ve  Adalet bakanı, ancak kendisinin ağzına bakan zavalıları kandırabilir. Bu halleriyle, yelpazenin arkasına saklanmaya çalışan, palyaçoya benziyorlar.

Şimdi akla gelen soru şudur herhalde. Peki neden yapıyorlar? Çünkü artık arzu ettikleri sistemi kurabilecek duruma geldiklerine inanıyorlar. Bu aşamada eski günahlarından arınmak, eski günahlarını, kendilerine direnen tertemiz insanlara yamamak, o insanları gerçek katil ve cuntacılar safında göstererek yıpratmak. Özetle, benim saf, temiz, zaman, zaman hiddetli, zaman, zaman kuzu gibi sessiz ama sevdiklerine laf söylenmesine, onların yıpratılmasına, gerektiğinde yeter demeyi de bilen milletimi kandırmak için. İki kere başardılar. Üçüncüde de başarırlarsa bu milletin canı sağ olsun. Ondan sonraki seçimler, Saddam’ın yaptıkları gibi olacağından hep onlar kazanır.   Seçim öncesinde, fakir fukaraya, çekyat, koltuk, nohut, makarna vermeleri için bir sebep kalmaz. Benden söylemesi.

Ben, on dört bin yıldır Türküm

Ben, bin yıldır Müslümanım.

Elhamdülillah Türküm.

‘’ Ne mutlu Türküm Diyene!’’

Dünyanın dönmesine hiç bir güç mani olamaz, danaburnu güneşte yaşayamaz. Kelebekler, kanadına güneş değmeden  uçamaz.

Kamil Karabulut

04.03.2010

1- İbn-i Haldun, Mukaddime    2- Niyazi Berkes, Türkiyede Çağdaşlaşma

Kamil Karabulut

 




powered by SitelinkxBu posta 696 defa okundu