SİTEDE ARA
BİZİ TAKİP EDİN
ÜCRETSİZ PROGRAMLAR

Giveaway of the Day

Anasayfa

Türkiye’de insanlar yeteri kadar düşünüyor mu? Fikirlerini korkmadan, özgürce paylaşabiliyor mu? Eğitim sistemi düşünmeyi ve fikir paylaşmayı yeterince teşvik ediyor mu? Zafer Kurdakul’un yazısı.

Buluşa giden yolda son noktayı koyan ve adını yazdıran genelde tek kişi olabilir. Ancak bu sürecin tüm aşamalarını buluşçunun tek başına, dış bilgi, paylaşım ve etki olmaksızın kendi gayretiyle geçtiğini düşünmek doğru olmaz. Bir fikirle başlayıp, bir ürünle/çözümle sonuçlanan sürece pek çok insan katılmış, ilerleyen aşamalarda sayılar azalmış ve son aşamaya sadece buluşçu ulaşmıştır.

Buluşçu, girişimci ve yazar Danny Hillis, 2000’lerin başında Applied Minds adını verdiği bir ‘Fikir Fabrikası’ kurdu. Bunu yapan başkaları da var. Amaç, çok sayıda düşünen akla, çok sayıda fikir ürettirmek ve bunların içinden bir kaçını patent alabilecek buluşlar haline dönüştürebilmek.

Kaç fikirden kaç buluşa varılır konusunda Hillis’in pratikten gelen öngörüsü şöyle: “Süreç bir huniye benzer. İlgilendikleri konuda bir çözüm olduğunu düşünen binlerce, on binlerce kişi olabilir. Ancak bunların sadece onda biri bunun nasıl olabileceğini hayal edebilir. Bunların da yine sadece onda biri pratik çözümün detaylarını ve özelliklerini tanımlayabilir. Tüm bunların arasından sadece yüzde onu çalışan bir tasarım yapabilir ve sonuçta genellikle sadece bir kişi o çözümü bir buluş olarak toplumun önüne koyabilir.”

Bir örnek düşünelim. Elektriğin aydınlatma için kullanılmasının mümkün olabileceğini on bin kişi düşünmüştür belki, ama sonuçta sadece Edison’un ampulü bir buluş olarak tarihe geçti.

Buluşu bir kişi yapar, ama nasıl yapar?

Benzer bir düşünce tarzını geçtiğimiz aylardaki bir yazışmamızda sınıf arkadaşım Ali Akurgal aktarmıştı. Türk Ar-Ge yaşamına çok kıymetli katkıları olan Ali’nin düşüncesi şöyle: “Buluş yapmak bireysel bir eylemdir. Buluşu bir kişi yapar. Buluş yapabilmek için buluşu yapacak kişinin içinde bulunduğu ortamın onu hazırlaması ve buluşa itmesi gerekli. O buluşu tetikleyen son hamle ağaçtan elma düşmesi de olsa!”

Buluş yaparken çalışan mekanizma, zincirleme nükleer tepkime sürecine çok benzer. Nükleer tepkimede bir atomun parçalanmasıyla açığa çıkan nötronlar, hızlarını (enerjilerini) kaybetmeden benzer atomlara çarparlarsa onları parçalarlar. Her atomdan çıkan iki nötrondan birinin bir atoma rastlayıp onu parçalaması için atomları belli bir yakınlığa getirmek gerekir. Bu yoğunluğunaltında kalınırsa bomba patlamaz.

Buluşlar söz konusu olduğunda nötronlar fikir olarak yer alır. Atomlar da kişilere karşılık gelir. Eğer bir fikri bayatlamadan, geçerliliğini güncelliğini yitirmedenikinci bir fikir üreten kişiye ulaştırabilirsen, o kişi de başka fikirleri tetikleyebilir.

Geçmişte bu tetiklemeleri zincirleme tepkime halinde tutabilmek amacıyla kümeler kurulması gerekiyordu. Silikon Vadisi bunların en önemlilerinden. Bunun ilk örneği de, nükleer bombanın bulunması olayı. “Project Manhattan” adı altında yeteri sayıda bilim insanını çölün ortasında bir tesise kapattılar ve onları atom bombasını icat etmeye zorladılar.

Yenilikçi araştırmalar da bulut kavramıyla tanışıyor

Günümüzde buluşların boyutları büyüdü. Her buluş, bir öncekinden daha karmaşık oluyor. Bu nedenle gerekli kritik kütle kocamanlaşıyor. Dünya bunu çözmek için sanal ortamı kullanıyor. Buluş ve yenileşim süreçleri için ağ tabanlı yapılanmalar çoktandır kullanılıyor. Çok uluslu, çok ortaklı başarılı projeler var. İnsan DNA’sı projesinde 6 ülkeden, 20 enstitüden 2 bin bilim insanının ortak ve paylaşımlı çalışması var.

Yirminci yüzyılda en yenilikçi bilimsel buluşlar, büyük laboratuvarların kapalı kapılarının arkasında yapılmıştır. Yirmi birinci yüzyılda ise en yenilikçi araştırmalar, uluslararası ve disiplinlerarası bulutlara taşınmaktadır. Artık bilim laboratuvarda, kültür kitapta/kütüphanede, film sinemada, müzik konser salonunda, resim galeride olmak mecburiyetinde değil.

Araştırma ağlarında kurumları temsil eden araştırmacıların yanı sıra, bağımsız ve farklı disiplinlerden araştırmacılar da yer almakta. Bağımsızlar çoğunlukla maddi karşılık beklemeden, gönüllü olarak bu çalışmalara katılıyor. Grup aidiyeti ve fark edilme duygusu tatmin olmak için yeterli olabiliyor.

Bu durum büyük kuruluşlara daha paylaşımcı, ağ temelli, açık yapılara geçme konusunda cesaret veriyor. Böylece buluşçuluğun fikir kaynaklarını çoklama, maliyetini ise düşürme imkanı doğuyor.

Tüketici ürünleri devi Procter&Gamble, 2000’li yılların ortasında ‘yeni fikirler’ ihtiyacının yüzde 50’sini dış kaynaklardan temin etme hedefini koymuştu. Kendi kadrolarındaki 7 bin 500 araştırmacıya karşın dünyada işlerine yarayabilecek 1,5 milyon araştırmacı olduğunu biliyorlardı. 2006 yılında, ‘açık yenileşim programı’ kapsamında kendi 7 bin 500 araştırmacısına ek olarak ağa tedarikçilerinden 2 bin araştırmacı, sanal ortamdan ise 7 bin araştırmacı katmıştı.

Günümüzde buluş, yenileşim, ürün geliştirme faaliyetleri için çoğu büyük kuruluş bu yaklaşımı benimsemiş durumda. İletişim sektörünün ‘App’, yani uygulama geliştiricileri de bu yaklaşımın parçası.

Türkiye bunun neresinde?

Dünya değişen koşullara göre kendini, bilimi, araştırmayı uyarlıyor. Ama Türkiye bunun neresinde? Geleceğin güçlü devleti olmak tanımının temelinde kendi bilim ve teknolojilerine sahip olmak, buluşçuluk, yenileşim, girişimcilik ve patent konularında ön grupta yer almak var. Bu hepimizi sonuna kadar ilgilendiriyor. Benim işim araştırma değil diye kenara çekilemeyiz. İşimiz askerlik olmayabilir, ama zayıf bir ordunun geleceğimiz için tehlike olması bizim de sorunumuzdur.

Türkiye’nin söz konusu konularda dünya standartlarından, kendi hedeflerimizden geride ve bize yakışmayan bir yerde olduğunu bilmeyen yok. Diyelim ki 10 bin üyeli uluslar arası bir araştırma ağı söz konusu. Katılacak Türk sayısının dünya nüfusuna orantılı olarak 100 olmasını beklemek gerek. Oysa kültürel ve ekonomik nedenlerle 2 veya 3 bile çıkmıyor. Bırakın sanal ağları, Türkiye’de hala‘vadi’ projelerinin peşinde koşuluyor. Dünyada vadiler önemini kaybetti bile.

İşin başına dönersek, temel kaynak fikir. Düşünen insanların bir araya gelmesi ve fikirlerin paylaşılarak çoklanması. İşte bizim sorunumuzun temeli de burada.

Türkiye’de insanlar yeteri kadar düşünmüyor. Fikirlerini paylaşmıyor. Paylaşmaya korkuyor. Eğitim sistemi düşünmeyi ve fikir paylaşmayı teşvik etmiyor.

Anne babanın, öğretmenin, amirin, devlet büyüğünün fikirleri asıl ve önemli olandır. Onların fikirleri öğretilir. Azarlarken bile “Fikrini kendine sakla” deriz. Karşı fikir ise … hiç tavsiye etmem!

Bunları aşabilir miyiz?

Bu posta 189 defa okundu