KEMER

Gezgin ruhumun açığa çıkması için çok beklemem gerekmemişti. Belki de gezginlik tohumum  çocukluğumda atılmıştı. Ben daha 9 yaşındayken tüm Ege ve Akdeniz sahillerini 20 gün içinde gezmiştim. Tabii o zamanlar çocuk olduğum için kafama göre takılmıyordum, arabanın arka koltuğunda Barbie bebeğimle seyahat ediyordum.

Anne ve baba öğretmen olunca, şimdiki gibi “iki gün izni üç güne katıştıralım, bir gün de şuradan, bayramla birleştirsek”… vs. derdi olmadığından kesintisiz 20 günlük bir maceraya atılabiliyorduk. Tabii ki öğretmenin aldığı maaş da belli olduğu için, kimi zaman yurtta, kimi zaman çadırda, kimi zaman bir okulda sıraların üzerine konulan yataklarda tebeşir kokusu eşliğinde uyuyorduk. O nedenledir ki bana biri gelip de, “hadi gel çadır kampı kuralım” derse “yürü git, ben onu çocukluğumda yaşadım. Senin geldiğin yollardan gittim – geldim” diyorum.

Neyse, Ege ve Akdeniz koylarını gezip her yeri gördükten sonra 12 yaşında Ayvalık’taki yazlığımıza taşındık. Benim için tatilin anlamı Ayvalık oldu. Sonra bu yerler kanıma işledi. Denizi, zeytin ağaçları, peyniri, toprağı beni kendine âşık etti. Unuttum Akdeniz’i de, Ege’nin kalanını da…

Geçen gün ise yolum Antalya’ya düştü. Unuttuğum anılar film kareleri gibi gözlerimin önünde canlanmaya başladı. Ege – Akdeniz turu yaparken Antalya’ya gitmiştik. Hava öylesine bunaltıcı sıcaklıktaydı ki, nefes alamamıştık. Arabanın camlarını açıp kafamızı dışarı çıkarmamızla yüzümüze çarpan sıcak hava dalgası bir olmuştu. Uçak Antalya Havaalanı’na indiğinde yıllar önce arkamıza bakmadan bu sıcak şehirden kaçtığımızı hatırlıyordum.

Mevsimlerin de değişmesiyle birlikte Haziran’ın ortasını geçen bir tarihte olmamıza rağmen üzerindeki kot ceketi çıkarma ihtiyacı hissetmiyordum. Hava “şaka yapar” gibi serindi.

Gideceğimiz yer Kemer’di. Antalya Havaalanı’na 90 km uzaklıktaki bu yere iki vasıtayla iki saate yakın bir sürede ulaştık. Havaalanının dışındaki Havaş servisleri yolun üzerinde Kemer minibüslerinin geçtiği yerde bırakıyordu. Ya da otobüse binip tüm Antalya’yı dolaşıp otogara varıp, Kemer minibüsüne binerek yolu daha da uzatabilirdiniz.

Kemer’e girildiğinde karşılaşılan Kiril Alfabesi ile Rusça yazılmış tabelalar kendinizi Rusya’nın bir sayfiye şehrindeymişsiniz gibi hissettiriyordu. Minibüsten inip otele doğru yürürken boş sokaklar dikkatimizi çekti. Rusya’daki ekonomik krizin etkisinin turizmde de hissedildiğini aylar öncesinden tur operatörleri ve otelciler rezervasyondaki düşüşten yakınarak belirtmişlerdi.

Geçen sene dolu olduğu söylenen sokaklar şimdi sezon geçmişçesine boştu. Sokakta yürüyen insanlar sessizlikten terliklerinin çıkardığı “şıpıdık” sesleri duyabiliyordu.

İklim değişikliğinin hissedildiği Kemer’de Haziran ortasında eşofmanlarla yattıktan sonra, sabah güneşli bir güne merhaba dedim. Ben kumların ayaklarımı okşamasına alışmış bir insan olarak Kemer’in taşlarla dolu sahilini pek beğenmedim. Deniz ayakkabınız yoksa yandınız! Kollarınızı sağa – sola doğru kocaman açarak ipte yürüyen bir cambaz gibi yere düşmeden denize girmeye çalışıyorsunuz. Denizden çıkışınız da bir o kadar zor oluyor. Kıç üstü sürüne sürüne kıyıya sırtınızı dönerek birkaç adım daha az atmak için çabalıyorsunuz.

Çocuğum olsa, Kemer tercih edeceğim bir tatil mekanı olmazdı. Burada çocuğunuzla kumdan kale de yapamazsınız!

Kemer’i çok metheden arkadaşlarımı düşününce aklıma hep erkekler geldi. Sonrasında nedenini anladım. Sahilde haşlanmış mısır satan basma fistanlı kadın “süt mısır” demek yerine Rusça seslenerek mısırlarını satmaya çalışıyorsa, Rus kızları akla gelmeliydi! Allah’ın boş zamanında özenerek yarattığı uzun mu uzun, incecik güzel kızlar…

Türk erkeklerinin gözlerini bayram ettiren, pasaporttu, yurtdışı çıkış harcıydı uğraştırmadan, kendi memleketlerinde bir arada gördüğü Rus kızları… Kemer onlar için cennet olmazdı da ne olurdu?

Çocukların yeni bir şey gördüklerinde heyecanlanarak parmaklarıyla gösterip “Araba, ağaç” gibi kelimeleri sarf etmesi gibi, bu erkekler de parmaklarıyla Rus kızları gösterip “Rus” diyordu. “Rus”, “Rus”, “Rus”… Ama hafif yaşı geçmiş tombul olan Rus kadınlarını Rus olarak saymıyorlardı. “E bu da Rus!” diye itiraz edilse, “Yok, o değil, bu Rus!” diyerek karşıdan gelen uzun boylu, uzun sarı saçlı bikinili kızı gösterebiliyorlardı.

Gece hayatı ise ilk geldiğim gece gördüğüm gibi yoğun olmadan geçiyordu. Eskiden kapısında kuyruk olduğu söylenen clubların önü bu sene boştu.

Esnafın bu duruma canı sıkılırken girdiğim bir markette şahit olduklarım da turizmde ne kadar yol kat ettiğimizi gösterir nitelikteydi. Cevizli sucuk çeşitlerinden birini isteyen turistler için dükkan sahibi, “Ondan kalmadığını söyle, hiç satılmayanlardan ver yoksa elimizde bayatlayacak. Ticari zekanı kullan, zorla o satılmayanlardan sat”. “Senin ticari zekanı seveyim!” dememek için zor tuttum kendimi. Bir yandan da elimdeki kefir şişesinin kapağını açıp adamın kafasından aşağı boşalttığımı hayal etmeden duramadım.

Sayılı günler çabuk geçerdi. Yolculuk etmek özgürlük demekti ama İstanbul yolları bana görünmüştü.

Rusya’ya pardon Kemer’e veda ederken “sırada neresi var?” diye düşünmeden edemedim.

Başak Seren MUYAN

Bingo sites http://gbetting.co.uk/bingo with sign up bonuses